Archive from Ekim, 2006
Eki 20, 2006 - Genel    No Comments

Bayram, şeker ve yeni nesil


Karşı sandalyede oturan ve sürekli bana sorular soran 9 yaşındaki kız çocuğu beni nasıl korkuttuğunu bilse, mutluluktan uçardı herhalde. Tamam ben de 9 yaşında süper sorular soran, cin gibi bir çocuktum ama bu devrin çocukları ile kendimi kıyaslamak mı? Yo yoo, ben bunu yapamam. Bu devrin çocukları karşısında saygıyla eğiliyorum. Internet, bilgisayar, cep telefonu, e-kitaplar, e-dergiler.. ile doğdular onlar. Teknoloji ve bilgi onların en yakın dostu. Her konu hakkında fikirleri ve bu fikirleri ifade etme yetenekleri var. Adını sorduğum küçük kız, cevap olarak bana bir soru sordu. Neyse soruyu bilemedim ve o cevabı pardon adını söyledi. Ardından ne mezunu olduğumu ve işimi.
-Hımm! Demek pazarlamacısın. Türkçen kaçtı okulda senin?
-10
-10 mu? 100 üzerinden mi?
-Hayır 10 üzerinden.
-Pazarlama ile okuldaki Türkçe notum arasında nasıl bir bağ kurdun peki?
-Türkçen iyi değilse nasıl pazarlamacı olacaksın ki? Peki sen beden dilini nasıl kullanıyorsun?
-(Lanet olsun ya! Sana ne! desem, çocuk bu, cevap vereyim vermesine de ne diyeyim?)Sanırım beden dilim ile ilgili de pek bir sorunum yok.
-Peki bakalım matematiğin nasılmış? 5 birlik 6 onluk 7 yüzlük kaç eder? 5 saniyen var.
-Anlamadım!?!
-O hooo, ben bu soruyu 5 saniyede biliyorum.
-Peki imtihan bitti mi bayan pazarlamacı ölçer hanımefendi?(Ben bizim bloggerları da sana getirsem iyi olacak. Not verirsin artık.)
9 yaşımda iken pazarlamacı olduğunu söyleyen birine bunları sormazdım gibime geliyor. Daha naif, daha çocuk sorularla dalardım muhabbete. Ama onlar başka. Hem de bambaşka. Kocaman adamlar bile pazarlamayı anlamamakta direnirken, küçük bir kız çocuğu işi çözmüş görünüyor. Bu nedenle onların dünyasının egemen olacağı günlere doğru yürürken, korkmuyor değilim. Pazarlama nasıl olacak bir düşünsenize? Yeni nesil kolay memnun olmuyor, tüketici bilinci çok yüksek, şımarık, sürekli arzulu ve değişikliği seviyor.Onların ilgisini çekmek için şaşırtmak gerek. İlgisini çekemeyen ürünü, hizmeti benimsemiyor. Benimsediği ürünü, hizmeti, markayı biranda değiştirebiliyor. Her şeyin en iyisi olsun istiyor. Kolay hata yapmıyorlar. Yani bir düşünsenize, eskiden çok talepkar insanlar başlarını hep belaya sokardı. Bu belaların telafisi için Yeşilçam az film çekmedi:) Geleceğin müşterisi gassalın elinde meyyit olmayacak! Üretici, müşteriye bağlı olacak. Daha kişisel üretimler sözkonusu olacak. Aslında bunlar ufak ufak başladı bile. Kendi pantalonu yap ile Levi’s en sevdiğim örnektir. Geleceği yönetmek! Şimdiden müşterileri tanımak ve planları bunun üzerine kurmak gerek. Bu çocuklar canımızı okuyacak!

Not-1: Hepinize güzelligin, esenliğin, huzurun efil efil oldugu bir bayram dilerim.
Not-2: Karnavalıma gösterdiğiniz ilgi için teşekkür eder, haftaya karnavalımızınGüzel İnsan Prof. İsmail Kaya’da olduğunu hatırlatırım.

Eki 15, 2006 - Genel    No Comments

Türkü tadında bir karnaval


Hemen hemen her türkünün bir hikayesi vardır. Türkü tadında olmasada bizim bu karnaval maceramızın da bir hikayesi var. Aylar önce Marketing Türkiye dergisi pazarlama bloggerları ile bir toplantı yapmıştı. O toplantıda bazı kararlar alınmıştı. Özgür arkadaşımız “pazarlama bloggerları karnavalı yapalım mı?” önerisinde bulunmuştu. İlkin nasıl bir şey olduğunu anlamadığım ama uygulamaya geçince “haa tamam” dediğim bir fikirdi. Özgür heyecanlı heyecanlı bunları anlatırken, ben de bir yazı yazıyordum. Tamam itiraf edeyim, karnaval fikrini dinlemiyordum. Ama o yazıyı buradan sizlere aktarmak karnavalın bendeki ayağına nasip oldu. Hep aklımda olan yazıyı, karnaval ile birleştiriyorum. Karnaval dediğimiz şey, her bloggerın seçme bir yazısını alıntılayıp, evsahibi blogdan bir yazı olarak sunmak üzerine kurulu.
Rahmetli Barış Manço, Elton John ile bir ortamda karşılaşır ve heyecanlı heyecanlı konuşur. Onu ne kadar çok beyendiğinden bahseder. Güzel ve kısa bir sohbet, Manço’nun hayatını değiştirmeye ve düşündürmeye yetmiştir. John kendisine,
“Ben ülkemin müzik adamlarını dinlerim. Ülkemi anlamaya ve halkıma bir şeyler vermeye çalışırım. Müziğimin altındaki sır budur. Sen de kendi toğrağının müziğine, özüne bak. Onları al ve yapmak istediğin müzikle harmanla. Kendinden kopma.” mealinde bir açıklama da bulunur. Bu açıklamadan sonra Manço Anadolu yollarına düşer. Anadolu müziğini ve bu işin ustalarını bulur. Yılarca halk ozanları ile görüşür. Onlardan biri de Manço’nun hayran olduğu isimlerden biri, Aşık Reyhani’dir. Aşıklık geleneğinin son yıllara kadar tanıdığı en iyi isimlerden biridir Reyhani. Köy kahvelerinde biraraya gelen aşıklar hünerlerini sergiler, bir Anadolu geleneğini yaşatırlardı. Müzikle oldukça içli-dışlı olmasına rağmen bu toplantılara Manço, izleyici olarak katılırdı. Reyhani kendisine “Sen kaldırım ozanısın” diyordu ve Manço bir söyleşisinde, “Tüm çabalarıma rağmen onlardan alabildiğim en iyi ünvan bu olmuştu. Ama bana verilmiş en büyük ünvandı.” diyebiliyordu.
Sanatçı kendi ülkesinden kopuk olamaz. Kendi müziğine aşina olmayan ve sevmeyen biri, bir yerlerde ciddi açık veriyordur. Yaptığımız işe bakılırsa, pazarlama ile iştigal etmedeyiz. Pazarlama da durum çok farklı değildir. Ülkenizi, müziğinizi, halkınızı, geleneklerinizi, coğrafyanızı bilmiyorsanız fildişi kulenizde fazla kalamazsınız demektir. Global düşün, yerel hareket et, kavramının işler olduğu bir dünyada, kendi benliğinizle arayı açmanız düpedüz hata olur. Binlerce yıllık Anadoluda öyle türküler vardır ki, bir devre ışık tutar. Her bölgenin hatta her ilin kendine göre bir tarzı ve türkü biçimi vardır. Söyleyicisine göre ruhu değişir türkünün. Türkü aynı türküdür ya birinden dinlediğinizde sevmediğinizi, bir başka icracıdan dinlerken mest olursunuz. Sunum mühimdir. Aynı türküyü bazen onlarca insan okur, onlarcasından dinleseniz de bambaşka keyif alırsınız. Böyle bir şeydir türkülerimiz. Bu karnavalda da pazarlama bloggerlarını atıştırmak istedim. Ama öyle lebdeğmez, taşlama, güzelleme, koçaklama tarzında değil. Bizimkisi pazar-lama:)
Sazı eline ilk alan(Saz dediysem sözüngelişi. Maksat kimler ne dinler, bize ne önerir.) Mobilasyon’dan Refik. Neşet Ertaş Usta’nın adı ile başlayalım vesselam.

Bahçe duvarından aştım
Sarmaşık güllere dolaştım
Öptüm sevdim helallaştım
Yanıyorum yanıyorum hele
Mayii oldum gonca güle
Acem şalı ince bele

Şahin Tekgündüz, Mahzen’den bir türkü ile Refik’i karşılıyor. Muzaffer Sarısözen derlemesi, Ahmet Gazi Ayhan kaynaklı bir Kayseri türküsü,

Gesi Bağlarını Dolanıyorum
Yitirdim Yarimi (Anam) Aranıyorum
Bir Çift Selamına Güveniyorum
Atma Anam Atma Beni Dağlar Ardına
Kimseler Yanmasın Anam Yansın Derdime

Bir türkümüz var ki, ekip olarak söylesek yeridir. Kahraman bir avuç askerimizin ardından bize kalan en güzel türküdür. A. Selim Tuncer , bu yazıyı kaleme alırken ciddi desteğini gördüğüm Zeynep Özata, Murat Buyurgan ve Murat Kaya biraz içli içli bu İzmir türküsüyle yerlerini alıyorlar;

Ah, Bir Ateş Ver, Cıgaramı Yakayım
Sen Sallan Gel, Ben Boyuna Bakayım

Uzun Olur Gemilerin Direği
Çatal Olur Efelerin Yüreği
Ah, Vur Ataşı Gavur,

Sinem Ko Yansın
Arkadaşlar Uykulardan Uyansın

Sanırım bilmeyen yoktur sıradaki türküyü. Eylülce’den;

Urfa’nın Etrafı Dumanlı Dağlar,
Ciğerim Yanıyor Aney Gözlerim Ağlar,
Benim Zalim Derdim Cihanı Dağlar.

Gezme Ceylan Bu Dağlarda Seni Avlarlar,
Anandan Babandan Yardan Ayrı Koyarlar.

Urfa Dağlarında Gezer Bir Ceylan,
Yavrusunu Kaybetmiş Ağlıyor Yaman,
Yarimin Derdine Bulmadım Derman.

Hep ağır mıdır türkülerimiz? Değildir diyor Cengiz;

Kesik Çayır Biçilir Mi
Soğuk Sular İçilir Mi
Bana Yardan Geçti Derler
Seven Yardan Geçilir Mi

Aman Desinler Desinler
Şeker Yesinler
Şu Kız Şu Oğlana
Yanmış Desinler.

Çok savaş gördü Anadolu. Çok yandı yürekler. Ama Yemen başkaydı. Aldığını geri vermiyordu. Bu güzel türküyü bize Onur hatırlattı.

Havada Bulut Yok Bu Ne Dumandır
Mehlede Ölüm Yok Bu Ne Şivandır
Şu Yemen Elleri Ne De Yamandır

Ano Yemen’dir Gülü Çemendir
Giden Gelmiyor Acep Nedendir

Şu Dağın Ardında Redif Sesi Var
Varın Bakın Çantasında Nesi Var
Bir Çift Pabuç İle Bir De Fesi Var

Burası Huş’tur Yolu Yokuştur
Giden Gelmiyor Acep Ne İştir.

Eee türkü olur da dinleyici olmaz mı? Salonda biraz dolaşalım. Bakalım tanıdık kimler var? Gözüme ilk olarak Tunç takılıyor. Biraz ötede Barış var sanki. Hemen yanıbaşındaki de Volkan’dan başkası değil sanırım. Alemşah türkülere kaptırmış kendini. Aramızda olmak isteyipte bir manisi çıkıp gelemeyen, türkü tadını uzaktan bizimle paylaşan dostlarımız var bir de. Türküler vefayı salık verir. Ben de bir vefa ile onları da buradan anayım istedim.
Alper
Güzel insan İsmail Kaya
Özgür
Mor fikirleri ile Muhammet
Burak Kaynak

Ben ise türküleri alabildiğine seven biri olarak, en sevdiğim türküyü, Arzu Görücü’nün sesinden size aktarıyor, türkü tadında bir hayatınız olsun diyorum.

Eki 7, 2006 - Genel    No Comments

Bir CEO’ nun veda mektubu


Marketingist’te “Pazarlama Yeni Liderlerini Arıyor” konuşmacılarından en çok beğendiğim kişi Levent Hatay idi. Kendisi Vestel’in genel müdürü. Son 7 yıldır Vestel’deki değişimleri ve gelişimleri anlattı. Heyecanlı idi anlatımları. Bize de bu heyecanı hissettirdi. Notlarımda şunlar var;
*Pazarlamada budadıkça büyürsünüz. Markalar da ağaçlar gibidir.
*Gezinen kurt aç kalmaz!
Dün bana bir e-posta geldi. Bir CEO’nun veda mektubu yazıyordu başlığında. Okumaya başlayınca “Aaa Levent Hatay bu ayol. Ne zaman istifa etti bu adam?” demekten kendimi alamadım. Şu meşhur Rixos Otellerine transfer olmuş. Allah hayırlı etsin ve yolu açık olsun. Böylesi genç yönetici adaylarının sayısının ve kalitesinin artmasını umarak…

Veda mektunu için tıklayınız.

Eki 7, 2006 - Genel    No Comments

Jennifer Simone Macide ya daaaaa

Jennifer Simone Macide ismi size ne anımsatıyor? Hiç bir şey mi? Haklısınız bana da. Sözü bu hanımefendiye bırakalım. Kim olduğunu o bize anlatsın.
“JSM:
-Aslında beni çok iyi tanıyorsunuz. Birkaç ipucu vereyim
* Eski nişanlım Şenol İpek ve adımın aşk dedikodularıyla anıldığı Özcan Deniz’in biseksüel olduğunu iddia etmiştim (Tabi Özcan boş durmayıp hakkımda 100 Bin YTL’lik tazminat davası açmış ya boşverin onu.)
* En eski sevgilim İlhan Doğan’dı ve çok kültürsüz olduğu için ayrılmıştım.
* vee gelelim beni çıkaracağınız en önemli ipucuna. Ben bakireyim ve bunun için elimde belgem de var.
Eee çıkarabildiniz mi beni?”
Çıkardık canım. Sen bizim kırma mankenlerimizden birisin. Özel hayatın beni hiç ilgilendirmiyor açıkçası. Ama ne gariptir ki, TV’si olmayan ben bile senin hakkındaki birçok şeyi biliyorum. Gittiğim yerlerde açık TV varsa haberlerde sen varsın, magazinin gündeminde sen varsın, sabah programlarında sen varsın, öğleden sonra kuşaklarında sen varsın, gazetelerde sen varsın, köşe yazılarında sen varsın. Seninle ilgili haberler bak bakalım kaç başlıktan daha önemli bu ülkede,

Seninle ilgili Internet’teki haber saysısı: 225.000+25.000 (schaffer+schefer)
Marketingist : 71.200
Kardelen Projesi: 63.400
Çarpık kentleşme: 35.700
Töre Cinayetleri: 155.000
Susurluk Olayı: 65.100
Çölleşme: 30.400
Mazlumder: 75.200
Çocuk işçiler: 198.000
Aile içi şiddet: 259.000
Sözde Ermeni Soykırımı: 246.000
Küresel Isınma: 248.000
—————————————————————————————–
Ben aslında tüm bunların dışında bir yazı planlıyordum. Acaba neden gerçek ismini kullanmaz bazı insanlar? Yeni isimleri ile marka olmak için mi? Gizem oluşturmak için mi? Gerçek isimlerini sevmedikleri için mi? Güvenlik nedeniyle mi?…
Yazılarımın altındaki ismim “destan” olarak görünüyor. Maksadım yukarıdaki nedenlerden hiçbiriyle uyuşmuyor:) Ben sadece blog açarken, blog acemisi olduğum için display kısmına bu adı yazmıştım. Kaldı öyle. Soranlara ve eleştirenlere toplu bir yanıttır vesselam.

Eki 4, 2006 - Genel    No Comments

Game Over!


Son yılların en büyük çılgınlıklarından biri şüphesiz oyunlar. Bir dönem gameboylar girdi hayatımıza, atariler raksetti elimizde. Oyun CD’lerini alıp alıp TV karşısında az vakit geçirmedik. Üstelik çoluğa çocuğa diye alırdık oyunları:) Sonra sonra strateji oyunlarıyla tanıştık. Internet bu alanda hazine gibi. Sürekli yeni ve daha eğlenceli oyunlar çıkıyor ve bizi daha çok monitöre bağlıyor. Bu alanda ciddi bir sektör oluşmuş durumda. Oyunlar film oluyor ki, bence en iyisi Tomb Raider’dır:) Cep telefonları oyunlar konusunda her geçen gün zenginleşiyor. Her konuda oyun bulunabiliyor. Savaş, otomobil, futbol, spor, macera..Bir de oyunların yeni versiyonları çıkıyor. Tüketici bu versiyonları bekliyor günler öncesinden. Play Station’ın yeni versiyonu almak için bekleyen insanları ve satışları anımsatmak isterim. Aşağıdaki oyun linkinde bu durum çok güzel işlenmiş. Ama filmi izlerken dikkat edin. Kullanılan teknik muazzam. Milyonlarca fotoğraf karesinden, sanat yapmak. Deli işi. Bu deli hala gameover olmadan hayatını devam ettiriyorsa, helal olsun valla.
oyun

Eki 3, 2006 - Genel    No Comments

Biraz molaya ne dersiniz? Konu: Kadınlar…

Kadın aklı ile ilgili anlatılan fıkralar Temel fıkralarını geçemese de, olanlardan birini aktarayım ve sorayım sizlere, çok ciddi bir hedef kitle olan kadınları hakikaten tanıyor muyuz?

New York’tan Los Angeles’e giden ucakta cingoz bir avukat ile sarisin bir hanim yanyana oturuyorlar. Avukat hem hanimla yakinlasmak hem de hosca vakit gecirmek icin bir oyun teklif ediyor. Kabul gorunce oyunu anlatiyor:
-Size bir soru soracagim, cevabi bilemezseniz bana 5 dolar vereceksiniz, sonra siz soracaksiniz bilemezsem ben size 50 dolar verecegim. Ve ilk soruyu soruyor:
-Ay ile dunya arasindaki uzaklik ne kadardir? Kadin tek soz soylemeden cantasindan 5 dolar cikarip adama uzatmis. Soru sorma sirasi sarisina gelmis:
-Tepeye 3 ayakla tirmanip 4 ayakla asagi inen sey nedir? Adam dakikalarca dusunmus… Yaniti bulamamis… Cuzdanindan 50 dolar cikarip kadina uzatmis. Kadin parayi kibarca alip cantasina koyarken avukat merakla sormus:
-Cevap ne? Kadin tek kelime etmeden cantasini acmis ve 5 dolar cikarip adama uzatmis..”


Alışveriş denince benim aklıma şöyle bir sıralama geliyor;
Önce kadınlar
Sonra erkekler
Daha sonra çocuklar
En son yaşlılar.

Kadınları tanımaktan kastım, onları her reklamda kullanmak değil takdir edersiniz ki. Ya da sarışın, esmer, kızıl.. tanımlamaları da. Sadece bu kitle üzerinde, daha sıkı çalışmalar yapmanın gerekliliğinden bahsediyorum. Her ne kadar metropollerde kadın kadına çalışmaktan hoşlanmayanların sayısı fazla olsada, kadınlardan çok erkek dostlarının fazlalığını dilllendirenlerin fazlalığı dikkat çeksede, her kadının yine en iyi dostu başka bir kadındır. Nerden mi çıktı bu “kadın” konusu? Feminist değilim:) İstediğim ve beklentim bu kitle üzerinde yoğunlaşılırsa- ki zor olduğunu biliyorum:)- bambaşka ürünler, bambaşka stratejilerin belireceği. Mesela, adet döneminlerinde sinirli olan kadınların çekilmezliği aşikar. Peki bu dönemlerin panzehirinin küçük bir çikolata ya da tatlı olabileceğini kaç kişi bilir? Bir firma çıksa ve sadece adet dönemi ürünleri geliştirip satsa, dünyada muazzam bir zincirin sahibi olur. Abartıyor muyum?

—————————————————————————————–
Bir uçak reklamı bu kadar mı cici olur? Arjantin Havayolları için çekilmiş olan bu reklamı bana Meral Hanım göndermiş. İyi de etmiş.

Eki 2, 2006 - Genel    No Comments

Patent İntihali Engeller mi?

Marketingist Fuarı bitti. Ben de çok yoruldum. Hem TÜYAP’ın uzaklığı hem Ramazan’ın etkisi derken, işbaşı yaptım. Türkiye’de “Pazarlamacılar Giremez” mantiğının karşısına “Marketingist: Pazarlamaya Açılan Kapı” can simidi ile çıkılalı çok olmadı. Her yıl daha bir gelişen fuar, seneye bakalım neler sunacak bizlere.
———-
Şuan yazı yazacak durumda değilim ama daha önce Marketing Türkiye Dergisi için yazdığım ve küçük bir kısmının yayınladığı yazımın tam içeriğini buraya zerkedeyim. İyi okumalar ve yorumlarınızı beklerim. Konu, hepimizin konusu. Ben kendi penceremden ancak bu kadar bakabildim.

“Türk insanı muazzam üretkendir. Sürekli yeni şeyler üretir, icatlar yapar, keşif ehlidir. Ama fikrinin, icadının, tasarımının ardına düşmeyi sevmez. Filmlere replik olan şu cümle ile yetinir çok defa;
“Şerefsizim benim aklıma gelmişti.” Yahut;
“İyi de, ben sadece aklıma geleni söyledim. Akıllı adam almış ve işi sonuca bağlamış. Ne diyebilirim ki, “helal olsun”dan başka?” ile avunur. Bazen de;
“Bu fikir, tasarım, icat..vs bana aitti ama birileri aşırdı ve beni safdışı bıraktı.” deyip işi öğrenilmiş çaresizliğin kollarına atar.
Fikrin kıymetini takdir edemediğimiz aşikar. Tasarımınsa fuzuli göründüğü, son birkaç yıldır telaffuz edildiği bir gerçek. Hal böyle olunca, etrafımız birbirini anımsatan, benzer, tıpatıp aynı ürün ve hizmetlerden geçilmez olmuş durumda. Biri bir şey yapar ve tutarsa, başka birileri de aynı şeyi, tek kuruş katkı yapmadan yapmaya başlıyor. Üstelik bu işi yapanlar, üretmenin ne demek olduğunu ve o sancıyı bilmeyecek insanlar da, firmalar da değil. Ciddi bir kısır döngü içinde, birileri küçücük-inanın küçücük- farklar ile üste çıkıyor. TV’ye bakılınca bu durum çok iyi görünüyor. Diziler, programlar, reklamlar, haberler…birbirinin aynı neredeyse. Temizlik ürünleri reklamlarına baktığımda hep aynı şeyi görüyorum. Son 2 haftadır kullandığım deterjanı Persil diye kullanıyordum. Dün fark ettim ki, Peri diye bir markayı kullanıyormuşum. Renkler aynı, ambalaj aynı. Bir tek fiyat faklı ki, onu da toplu alışveriş yapınca gözden kaçırmış olmalıyım.
Yaptığım iş gereği hergün onlarca broşür ile hemhal oluyorum. İnanın binlerce broşürün içinde farklı olan ya 1 ya 2 tane. Farklı olanlardan birini elime aldım ve firmasını aradım. Tebrik ettim. Ancak inanılmaz bir hızla güzel fikirler kopyalanıyor ve aynısı ile ortalıkta arz-ı endam ediliyor. “Bak biz de yaptık” a varıyor iş. Varmasaydı bu kadar hızlı bir patlama yaşar mıydı patent firmaları?
Ben bunları diyorum diye, birilerinin kendini kasıp fark yaratmak derdine gireceğinden çok umutlu değilim ama olur da birileri fark atmak derdine düşerse, uzağa gitmeye gerek yok. İnsanlara fikirlerini sorun ve fikri ödüllendirin. Gerisi kendiliğinden gelir.”