Archive from Eylül, 2006
Eyl 27, 2006 - Genel    No Comments

Marketingist’te Ekmek Derdi


28 Eylül-01 Ekim tarihleri arasındaki MaRkEtiNgİsT francala ekmek+çoklu zeka+katıl kazan konsepti ile yine pazarlama dolu günleri Tüyap’ta bize sunacak. Pazarlama Bloggerları olarak orada canlı canlı fuar izlenimlerimizi sizlerle paylaşacağız. Takip etmek isterseniz, tıklayınız efendim. Katıl Kazan

Eyl 19, 2006 - Genel    No Comments

Sağım Solum Ronaldinho

Vikipedi Özgür Ansiklopedi der ki; “Tüm zamanların en büyük futbol ustalarından biri. Asıl adı Ronaldo de Assis Moreira’dur, fakat daha çok Ronaldinho veya Ronaldinho Gaûcho olarak bilinir. Ronaldinho,Portekizce “Küçük Ronaldo” anlamına gelir. Bu lakabın sebebi ise Ronaldinho’nun küçük yaşlarda (o sırada Inter‘de oynayan) Ronaldo‘ya duyduğu hayranlıktır. Gaûcho ise Rio Grande do Sul bölgesinde bazı futbolculara takılan “mutlu” anlamında bir lakaptır. Ronaldinho hala devam eden güleryüzlülüğü ve neşesiyle bu lakabı en çok hak eden futbolculardan biridir.”
İşte bu tüm zamanların en büyük futbol ustası (Gerçi burada durmak ve “top ustasıdır” demek isterim.) Ronaldinho, bizim ünlülerimizin “yüzüm eskir, imajım zedelenir” korkularından uzak, o reklam senin bu reklam benim koşturmakta. Pepsi, Nike, Vivident ve şimdilerde Sony Ericsson (Kaçırdığım var mı?). Takdir edersiniz ki, Ronaldinho başarılı bir futbolcu olmazsa bu reklamların birinde bile oynayamazdı. Adam kaldırabiliyor tümünü. Bir bakıyoruz sakız çiğniyor, bir bakıyoruz telefonla konuşuyor, bir bakıyorsunuz yepyeni bir spor ayakkabıyla top sektiriyor. Ronaldinho tüm bunları yaparken, futbolu da iyiden iyiye hayatımıza sokuyor. Bir dönem boşanmalara sebebiyet verecek kadar ciddi sorun idi futbol. Evin erkeği maç izler, eşi ise çıldırırdı. Kadın futbolu sevmiyordu! Kişi bilmediğine düşmandır derler ya. Artık kadın futbola daha aşina. En azından Zidane, Beckham ve Roberto Carlos’u tanıyor. Dünya üçüncüsü olduğumuz dönemde de milli kadronun tamamını tanımıştık. Tek yürek maçları izlemiştik. Reklamlarda da futbolcuları sıklıkla görmeye başlayınca, futbola iyiden iyiye alışmaya başladık gibime geliyor. Ümit Karan ve eşinin oynadığı Siemens reklamı da futbolu daha bir evimize soktu. Sanki sanki her yerde futbol var gibi. Sağımız, solumuz, evimiz, banyomuz, mutfağımız..Futbol bizi sobeledi mi ne?

Eyl 19, 2006 - Genel    No Comments

Elalem yapıyo kardeşim. Reklama bak be!

Böyle ezik bir başlık bana uygun değil aslında. Ama bazen yapılan işlere bakınca, “bizde niye yok ki?” diye içleniyorum. Hem öyle gıpta da değil hissettiğim. Direkt kıskançlık. Honda en son Civic reklamına çok vakit ve para harcamış ama gönülleri de fethetmişti. (Amma iddialı oldu fethetmek.) Hepsini bir kerede çekmişler. Başarılı olabilmek için 606 kez tekrarlamışlar. Bütün reklam 6 milyon dolara mal olmuş. Değmiş mi?
İzleyin ve siz karar verin.

Eyl 12, 2006 - Genel    No Comments

Keyfiniz kahve olsun!

Beni az buçuk tanıyanlar, kahveye olan merakımı bilirler. Blogda da birkaç yazı ile konuya değinmiştim ama yine bir değinesim tuttu. Dilerseniz yazımı okumaya başlamadan evvel, bir fincan kahve alın, varsa imkânınız Ella Fitzgerald Hanımefendi’nin şarkıları eşliğinde kendinizi bu keyfe bırakın.


Dün Nescafe reklamına takıldım. Sade, eğlenceli, kendi halinde, alışkın olduğumuz reklamların dışında bir çalışma. İzlerken tebessüm ediyorum. (Bir de Turkcell’in bizi duygulandıran reklamı var ama ona girmeyeceğim. Aynı anda hem “bir adam vardı canı sıkılan” hem de “Turcell’le bağlan hayata” gibi iki çalışmayla yüklenmenin mantığını anlayamadım.) Burada beni asıl ilgilendiren yeni Nescafélerin ambalajı ile Cafecrownların ambalajlarının benzerliği. Size de öyle geliyor mu? İkisinin fotoğraflarını koyup karşılaştırmaya tabi tutsam sizi ne dersiniz?. Bir yanda Cafecrown bir yanda Nescafé derken, dünyada saniyede 3000 fincan Nescafé içildiğini öğrendim. Aklıma da başka oyuncu yok mu bu kulvarda kardeşim? sorusu geldi.

Eğer işbaşında yahut evde isem, GS kupamı kahve ile doldurup, kokusunu ciğerlerime çekmekten müthiş keyif alıyorum. Eğer dışarıda bir yerlerde kahve içeceksem, tercihim Gloria Jean’s oluyor. Starbucks ise, sırf kağıt bardakta kahve sunduğu için kaybediyor beni. Kahve keyfini en iyi koca bir bardakta, minik kurabiyeler, çikolatalar, ince bir müzik ve iyi bir dost ile alırız. Biri eksik olsa, keyif yarım kalmış gibidir. Ama asıl kahveyi kahve yapan “kokusu”dur derim, başka da bir şey demem. Eminönü’nde Kurukahveci Mehmet Efendi’nin kahveci dükkanının önündeki kuyruktakilerin ve oradan geçenlerin neye tav olduğunu sanırsınız? Ben kokusuna tav olurum da, sizi bilemem azizim:) Yani ister hazır kahve, ister filtre kahve, ister aromalı, ister Türk Kahvesi, ister Espresso kahvesi. Tercih her ne olursa olsun, koku mühimdir. Bu hazır kahvelerde de iş biraz çığırdan çıkmıştır ki sormayın. Kimi 10.000 çeşidimiz var diyor, kimi 15.000. Çeşit ne kadar olursa olsun, keyif tektir. İyi keyifler, güzel içimler.

Eyl 8, 2006 - Genel    No Comments

Genellemelerden Uzak Durun Atıf Hoca!

Genellemelerden uzak durmalıyız diyor, Melih Arat ve partneri Hakan Turgut. Genellemelere takılıp kalmak demek, bazen büyük buluşların kıyısından döndürebiliyor bizleri. Ya da yanlışta ısrar ettiriyor. Hepinizin bir vesile ile duyduğu, kurbağa hikayesi mesela. Kişisel gelişim ile ilgili bir konu olunca, cuk oturur mantığı ile yazılan, anlatılan örnek olay. Kurbağayı yavaş yavaş ısıtılan bir tencere içine attığınızda, sıcaklığı kanıksaya kanıksaya, haşlandığı ve bu süreçte tepki vermediği deneyine öykünerek, biz insanlara da; kişisel gelişimimizin önündeki en büyük engelin, yanlışlıklara ve engellere yavaş yavaş alıştırılmak olduğu dersi verilir. Beşinci Disiplin’in yazarı Peter M. Senge, acaba der bu kurbağa geyiği doğru mudur? Nihayetinde bu da bir genellemedir ve nereden çıktığı da bilinmemektedir. Birkaç asistanı ile birlikte, deneyi yaparlar. Sonuç;
-Sıcak suya bırakılan kurbağalar tencere dışına atlar.
-Çok soğuk suya bırakılan kurbağlar tencereden atlar.
-Ilık suya konan kurbağaların bulunduğu tencerenin ateşi artırılınca, ısınan suyun içindeki kurbağalar atlar.
Kurbağa salak değildir:)
———
Dün televizyonda 80 Günde Devr-i Alem filminin içinde bir yerlerde, Richard Branson’u gördüğümü sandım:) Ardından bir dizide Ali Atıf Bir’i gördüm. Allah Allah, karıştırıyorum herhalde diyordum ki, hiç te karıştırmıyormuşum. Atıf Hoca hep istediği şeye kavuşmuş. Oyuncu olmak!
TV reyting hakemi, reklam eleştirmeni, akademisyen, danışman ve oyuncu. Herbiri ayrı ayrı mesai gerektiren bu işlerin altından, “Hepsine baktığında odakta iletişim olduğunu görüyorsun. Berberlik yapıyor muyum? En verimli çağımdayım ve işlerimi acayip severek yapıyorum.” cevabıyla kalkıyor. Genellemelerden hoşlanmayan Hocamızın bir röportajından alıntı yapayım;
AK Parti’nin bizleri kaynar sudaki kurbağa gibi yavaş yavaş ısıtıp yakacağını iddia etmiştin. Neren yandı da bu sonucu çıkardın?
Senin her yerin yanmış ki, her şeyi çok olağan kabul ediyorsun! Bu deneylerle kanıtlanmış, kurbağayı attığın anda sıcak suya ölüyor, ama yavaş yavaş ısıtırsan, kabul ediyor. Türkiye’de yapılmak istenen bu. Düşünce virüstür. Bugün oturalım, satanizm üzerine bir plan yapalım, on yıl içerisinde neler oluyor bak.
Senin paranoyan hararet yapıyor hocam, kaynatmış suyu. Çocukken çok mu öcü hikayeleriyle korkutuldun?
Öyle deme, dünya yuvarlaktır dedi, adamı öldürmeye kalktılar. Yani birileri bazı şeyleri görür, bunları söyler, diğerleri bunları görmez.
Reklam yazarısın. Senin bir ürünün reklamını beğenmemen tüketiciler için neden dikkate alınması gereksin?
Hiç de dikkate alınması gerekmiyor. Reklam beğenmemek sonuçta ürünün satışını etkileyecek bir şey değil.
Öyleyse neden dikkate alınmayacak bir iş yapıyorsun hocam?
Ee (Gülmeler) Dikkate alınmayacak bir iş yaptığımı söylemedim. Reklam veren, reklam ajansı, sıradan insan bu reklam yazılarından çok şeyler öğreniyor. Ama bir sinema eleştirmeni kadar sonuca etkim yok. Orkid reklamını kötü bulduğumda kimse orkid kullanmamazlık etmiyor yani.
Pazar günleri en büyük keyfim, en az beş kere kendi köşemi okumak. Her okuduğumda ayrı bir zevk alırım” demişsin. Çok güldüm. Bu doymak bilmez sevilmek ihtiyacını biraz iç burkucu bulmuyor musun?
(Gülüyor) Narsisistim galiba! Bunu Emin Çölaşan da yapıyormuş. Sen okumuyor musun kendi röportajını?
Bir kere okuyorum, beş kere değil. O da bir hata var mı diye. Manyak mısın beş kere okuyorsun?
Kendi yazımı okuma konusunda manyağım. Nasıl duruyor gazetede yazı ve nasıl okunuyor? Sabah, öğlen, akşam okuyorum. Bir çeşit kendi kendine tatmin bu ve günde beş kere.
Biraz fazla değil mi?
Hayır. Çünkü kaldırıyorum. Sayfam kötüyse üzülüyorum. Derdim, kendimi kendime kanıtlamak. “
Atıf Hoca sermayeden yiyor bence. Sizce?

Eyl 4, 2006 - Genel    No Comments

Deneyimler.Net

Denedim olmadı!
Bir daha denersem iki olsun!
Denemekten ne çıkar?
Bi denesene!
Denemedim demem!
Fikir Atolyesi’nden aşina olduğumuz Tunç, deneyimlerimizi paylaşmak için, bir yol açtı bize. Diledi ki, deneyimlerimizi paylaşalım. Paylaşacak deneyimleriniz varsa ve Deneyim nedir ki? diyorsanız, bi gidip uğrayın sayfaya. Benden de selam edin.

Eyl 1, 2006 - Genel    No Comments

Çekirdek Poşeti mi?


Uzun zamandır yazmak istediğim bir konu vardı. Markette gözüme çekirdek torbaları ilişince durdum ve “çekirdek torbası mı?” dedim. Ben ki bir çekirdeksever olarak, nasıl işitmemişim bu icadı. Gel de hayıflanma. Derken çekirdeği torbanın biraz ilerisindeki reyonda buldum. Papağan Çekirdekleri.
Birara takmıştım çekirdek markalarına. Hatta bir konser alanında çekirdekçileri yakalayıp, çekirdek isimlerine bakmıştım. Çok garip isimlere rastlamıştım.
Peki ben bu araştrmacı çekirdekseverliği niye mi yapıyordum? Tadım’ın çekirdeklerie rakip var mı?, bunu araştırıyordum. Tadım’ın kendi alanında en iyi olduğunu düşünürken, Papağan ürün geliştirme atraksiyonuyla beni şaşırttı. Üstüne üstlük çekirdek ambalajının üzerindeki keepera bayıldım. Yediğiniz kadarını yiyin, kaldığınız yeri bandajlayın. Daha sonra devam ettiğinizde, aynı tazeliği korumak maksatlı düşünülmüş bu keeper. Buraya kadar herşey Papağan’ın lehine. Açtım paketi. “Ofsayt!”. Hepsi neredeyse aynı boyda ve dolgun çekirdekleri aradı gözüm. Tadına gelince, Tadım’ı gene tek geçerim.
Şimdi sorum şu;
-Ürün geliştirme yapmak, sizi ne kadar kurtarır?(Sizi derken üreticiyi, firmaları kastediyorum:))
- Ürünün kaliteli oluşuyla nereye kadar gidilir? Kalite tek başına yeterli midir?
- Hem kalite hem ürün geliştirme mükemmelliği sağlar mı?