Lübnan'dan güzel haberler gelene dek, pazar-lamaca kapatma, karartma eylemindedir. Olur da bu karatmadan aydınlık neş'et ede. Lübnan yandı. Bitti. Her şey geçti. Devam...
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Lübnan trajedisini sona erdirmesi beklenen ‘ateşkes' tasarısını nihayet onayladı.
BM’ye aldırmayan İsrail'in hava saldırılarında en az 20 sivil daha hayatını kaybetti. BM'nin ateşkes kararını, ‘Elde edebileceğimizin hepsini aldık.' sözleriyle değerlendiren İsrail yönetimi, “Saldırıları durdurmak için BM kararının kabine toplantısında onaylanmasını bekliyoruz.” savunmasını yaptı.
Sadece tıklayın ve izleyin diye... touchy he?
"Allah'ım!
Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum.
Gücümün azaldığını,insanların gözünde küçük düştüğümü sana şikayet ediyorum!
Ya Erhamerrahimin!
Sensin ezilmişlerin Rabbi!
Sensin benim Rabbim!
Beni kimlerin eline bıraktın?
Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi?
Yoksa davamı ipotek edecek bir düşmana mı?
Eğer sen bana gücenmedinse,kesinlikle bunlara aldırmıyorum.
Lakin iyiliğin beni rahatlatacaktır.
Senin nuruna sığınırım,karanlıkları aydınlatan nuruna...
Gelecek azabın, bana ulaşacak öfkendenkaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum.
Sana sığındım, yeter ki razı ol.
Güç ve kuvvet sendendir,yalnız senden." (İbn Hişam, Sire II/29-30)
Başarılı insanların zeki ve hırslı oldukları söylenir. Outliers’ta Malcolm Gladwell başarının gerçek hikâyesinin bundan çok farklı olduğunu ve bazı insanların neden başarılı olduğunu anlamak için, bunların çevrelerine daha dikkatli bakmamız gerektiğini iddia ediyor. Mesela aileleri, doğum yerleri ve hatta doğum tarihlerine... Başarının hikâyesi başta göründüğünden daha karmaşık ve çok daha ilgi çekici.
Outliers, Beatles ve Bill Gates’in ortak yanlarının ne olduğunu, Asyalıların matematikteki olağanüstü başarısının sırrını, star sporcuların bilinmeyen avantajlarını, tüm New Yorklu avukatların özgeçmişlerinin neden aynı olduğunu ve dünyanın en zeki adamının neden adını bile duymadığınızı açıklıyor. Bunların hepsi de nesiller, aile, kültür ve sosyal sınıflar açılarından açıklanıyor.
Gladwell’in iddiasına göre, bir Silikon Vadisi milyarderi olmak istiyorsanız, hangi yıl; başarılı bir pilot olmak istiyorsanız nerede doğduğunuz çok önemli. Çizginin dışındakilerin —yani normal beklentilerin ötesinde başarıyı yakalayan kişilerin— hayatları tuhaf ve alışılmadık bir mantık izliyor. Gladwell bu mantığı basitleştirirken insanın kendi potansiyelinden en yüksek seviyede nasıl yararlanacağı konusunda heyecan verici bir plan sunuyor.
Malcolm Gladwell, Tipping Point kitabında dünyayı anlama şeklimizi değiştirmişti. Blink’te düşünme hakkındaki düşüncelerimizi değiştirdi. Outliers’taysa başarı konusundaki anlayışımızı değiştiriyor.
Amerika’nın en parlak genç ekonomisti Steven D. Levitt’in sıra dışı yaklaşımıyla ekonomi bilimine getirdiği yeni boyut, “Görünmeyen Ekonomi” adlı kitapta yer alıyor. Kitap, insan kılığında birer hesap makinesi olan bildik ekonomicilerden farklı Levitt’in yaşama yönelttiği ilginç soruları, ateşli merakı, doğru sezgileri ve rakamların saf gücüyle dünyanın gerçekte nasıl işlediği konusuna açıklık getiriyor. Steven D. Levitt’in The New York Times’ın ünlü gazeteci – yazar Stephen J. Dubner ile birlikte kaleme aldığı, farklı konseptiyle, sade, sürükleyici anlatımıyla “Görünmeyen Ekonomi”, gündelik hayat meseleleri ve muammalarıyla ilgili her sorunuza yanıt bulabileceğiniz bir kitap olabilir.
Prof. Dr Şule Özmen'in bu kitabı, ağlarla birbirine bağlanan bilgisayar ve mobil iletişim araçlarının yarattığı değişimin ekonomik hayata yansıyan en önemli sonuçlarını, yeni ticaret yollarını ele alıyor. Bu ticaret yolları tüm dünyada, geleneksel iş modellerinin ve türüne odaklı yapılanmaların dışında bir gelişme göstermektedir. Yeni bir ticaret yolu olarak ortaya çıkan elektronik ticaret işletmelerin ve insanların yaşamına hızla girdi ve giderek artan bir oranda kabul gördü, tercih edildi. Ancak bu yolu seçenlerin bir bölümü başarılı olurken, bazısı başarısız oldu. Ne var ki, bilgi çağında kaçınılmaz bir seçenek haline gelen elektronik ticaret için araçları iyi kullanmak, hedeflenen amaçlara en kısa, verimli ve etkin biçimde erişmek için de sağlam bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Prof. Dr. Şule Özmen kitabında, bu alt yapının oluşturulması bağlamında, E-Ticaret'teki tüm gelişmeleri, E-İş modellerini, E-İşletme stratejilerini, müşteri ilişkilerinden pazarlamaya, veri ambarından veri madenciliğine, E-Ticaret'teki sistemlerden, E-İşletmelerdeki güvenliğe kadar E-Ticaretin tüm konularını inceliyor. (Tanıtım Yazısından)

35 yorum:
Lübnan'a Sahip Çık -Support Lebonan
Her gün televizyonun karşısına geçip haberleri izlediğimizde Lübnan'daki vahşetle içimiz burkuluyor. Ve Allah kahretsin çünkü elimizden birşey gelmiyor diyoruz. Garip bir durum. Çok savaş izledik ama bu savaşa ve zülme daha fazla üzülüyoruz. İsrail'den, Amerika veya başka bir işgalciden daha fazla nefret ediyoruz. Çok düşündüm bu savaşın diğerlerinden ( Irak, Filistin, Afganistan) ne farkı var. Gerçekte hiçbir farkı yok. Sadece tek bir noktada; İsrail yaptığı vahşeti gizlemekten veya bunu inanılabilir herhangi bir sebepe dayandırmaktan uzak. Hatta pişkin pişkin "hepinizi gebertirim, kral benim der gibi" böbürlenmkte, etrafa naralar atmakta.
İşte belki de bu bizi çıldırtıyor. Nefret bu yüzden ortaya çıkıyor. Zalime karşı bir antipatimiz var. Ne yapalım genlerimizde var bu. Dayanamıyoruz. Karşı çıkıyoruz. Ve düşündüm arkadaşalar hiçbirşey yapamıyorsak bile gelin bari mazlumun yanına olduğumuzu ifade edelim. Yapacağımız şey çok basit sadece Lübnan bayrağını arabamızın, işyerimizin, evimizin vb. yerlerine asmak. Çok mu zor?
Karıncanın hikayesi gibi, Hz. İbrahim'i Nemrut ateşe atarken karıncalar ateşi söndürmek için su taşıyorlamış, kargalar bunu görünce gülüp "o suyla mı ateşi söndüreceksiniz" diye sormuşlar. Onlar "en azından hangi safta olduğumuzu göstermiş oluruz" demişler.
Arkadaşlar ben bu Lübnan bayrağı internetten buldum. Daha kaliteli bir tanesini bulursanız buraya da adresini bildirebilrisiniz.
internetten Lebanon flag diye arattığınızda da karşısınıza resimelr çıkacaktır.
http://adil-azadi.blogspot.com/
Sevgili Adil,
Duygularını anlıyorum. Bu benim kişisel başkaldırım. Blogumu karartma eylemindeyim. Her yorum bu eyleme katkı sağlamış olacak.
İşte bu sözün bittiği zaman...
Söz ve sözler bitmedi.Bitmeyecek.
Her zamanki gibi.
Şeytanın çocukları Amerika ve İsrail yönetimi iş başında.
Protestolarınıza tabii ki katılıyorum.
Ama yanlış olan siteyi karartmak
onlarında istediği bu değil mi.
Güzel şeyler yapanların içlerini karartmak.Sonrada devletlerini bitirmek.
Bloguma neden iş fikirleri yazıyorum sanıyorsunuz.Milletim değişik işlere el atsında hepberaber mücadele yolunda ilerleyelim.
Paramız olsun gücümüz olsun.
Sen neden pazarlama blogu yazıyorsun pazarlama yapan insanlar değişik yöntemleri yeni fikirleri farketsin diye değil mi.
Bildiğimiz klasik yöntemleri bile uygulayamayan pazarlamacılarımız var.Çalışanlarımız var.
Bunların farkında değilmisiniz.
Not:Bu hafta süper yoğunum ama bu konuda size tekrar yazacağım.
Kalemin durduğu yer...
Sözün, düşüncenin, hayalin, ihtimalin durduğu bir yer var... İşte kalemde o yere gelince durup kalıyor. Yazacak cümlesi kalmadığından değil, o cümleyi yazmanın anlamı kalmadığından... Gözlerimizin önüne çocuk cesetleri bırakılırken, hangi kafayla, hangi kalple, hangi tasavvurla, neyi kaleme alacağız? Zihnimiz böylesine kaba bir vahşetle dumura uğratılmışken neyi söyleyeceğiz? Biz söylesek, kim hangi akıl serinliğiyle bunları okuyacak, değerlendirecek? Teröristin bombalarının en tahripkar olduğu yer işte burası... Günlerdir aklı selim sahipleri "acımıza sahip çıkalım ama başımızı da dik tutalım" çağrıları yapıyor. Elbette öyle, başımızı dik tutalım. Ama kapıldığımız bu soysuz akıntının giderek sözleri ve anlamları çürüttüğünü de görelim. İnsanlığın ayağını bastığı zemin hızla çözülüyor, kayıyor. Geçen on yıla damgasını vuran uzlaşma ve hoşgörü temelli tartışmalar mazlum milletler nezdinde cazibesini yitiriyor. Çünkü zalimler artık yaptıklarından utanmaz hale geldi. Güç onların elinde ve var güçleriyle, gerekçelerle uğraşmadan insanlığı kırıp geçiriyorlar.
Buna karşılık dünyanın her köşesinde bir direnç biriktiği doğrudur. Ancak korkarım bu yeni direnme kültürü kendini kelimelerle ifade etme gereği hissetmeyecek. Ezilenlerin heybelerinde öfkeden başka azık bulunmayacak. Bu yadırganabilir mi? Bu şartlarda hayır!.. Vahşetini gizleme gereği hissetmeyen bir zulme karşı canhıraş bir mukavemet elbette haktır. Ancak her şeyin bu kadar hızlandığı bir hayatın anlamını kim, hangi soğukkanlılıkla koruyacak?
Bundan endişeliyim; çünkü kendi öfkelerime artık hakim olamıyorum. Değişiyorum, kelimelerime, yıllar yılı o kelimeler için biriktirdiğim anlamlara sahip olmakta zorlanıyorum.
Önümde yazacak pek çok konu başlığı var, notları bir köşede duruyor. Ama onları yazmak isteyecek miyim, bilemiyorum. Çünkü beyazlar giyinmiş görevliler önümdeki her beyaz sayfanın üstüne yüzündeki gülücüğü donup kalmış masum bir çocuk cesedi bırakıyorlar. Burada nasıl cümle kurulur, hayatı bütünleyen küçük ama önemli ayrıntılara nasıl dikkat çekilir, nasıl espriler yapılabilir, hangi güzelliklerden söz edilebilir?
Burası kalemin durduğu yer, aklın, düşüncenin, hayal gücünün durduğu yer... Buradan bir başka yere gitmek, bir başka halet-i ruhiyeye geçmek imkansız... Burası insanlığımızın donup kaldığı, anlamlarımızın kuruduğu, sözlerimizin havada öylece asılı kaldığı yer... Şaşkınız, çünkü insanlık hakkında akledebildiğimiz bütün hadler, bütün sınırlar aşıldı. Böyle bir dünyada nasıl masum kalınır, bilmiyoruz. Seyirci olmaktan nasıl çıkılır, insanlık nasıl savunulur, bilmiyoruz. Bütün bunlar olurken, donup kalmaktan öte bir hayatiyet üretemeyen varlığımıza muhabbetimizi nasıl koruyacağız, bilmiyoruz. Böyle nasıl yaşanır, yaşamaya nasıl devam edilir, bilmiyoruz.
İnsanlığımız daha önce hiç sızlamamış derin, çok derin bir yerlerinden kırılıyor. İnsaf kırılıyor. Söz kırılıyor. Anlam kırılıyor.
Galiba hayat bir daha tamir edilemeyecek biçimde kırılıyor.
Gökhan Özcan
-----------------
... (elif k)
bu yazıyı da hepimiz okumuş olalım istedim.
olmalı... bi hikmeti olmalı! bütün dünya için, kainat için ve asıl diyar için... yoksa anlamsız olurdu.
"altınlarını cam karşılığı dağıtan kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım. cam, altından çok daha asil. israil peygamberlerinden beri lanetlenmiş bir maden, altın. adı, tarihin bütün cinayetlerine karışmış. pıhtılaşmış kan, insan kanı. cam güzel, çünkü kirli bir mazisi yok. cam güzel çünkü kalbi var, kırılıverir. (bu ülke, cemil meriç)"
İnsanlar nasıl bu kadar duyarsız kalabiliyor?
Gündüz Vassaf-23/07/2006
Sorun İsrail'in Cenevre Konvansiyonu'nu bir kez daha çiğneyerek, sivil halkı öldürüp savaş suçu işlemesinden öte. Lübnan'da, evlerinden dışarı çıkamayanlar da katlediliyor, yollara dökülüp canlarını kurtarmak isteyenler de. ABD öncülüğünde uluslararası hukukun hiçe sayılmasına kaç ülkede, kaç kıtada, çoktan, alışmış, alıştırılmıştık. Sorun terörizmle baş etmek adına, devletlerin terörizmi meşrulaştırmasından, bir ülkenin insanlarını rehin almaktan da öte. Nazi işgali altında Danimarka'da, Yahudilerin sokakta dolaşırken kollarına sarı bant takmaları emredilince, ilk takanlardan biri, o zaman ben de Yahudi'yim diyen Danimarka kralı olmuştu. Ve şöyle bitiyordu Rahip Martin Niemoller'in vicdanı mirasımıza yerleşen o günlerdeki sözleri,
"Yahudiler için geldiklerinde
Sesimi çıkarmadım,
Yahudi değildim.
Benim için geldiklerinde
Kimse kalmamıştı sesimi duyacak"
Asıl sorun bizde. Sorun, evrensel ilkelerin, ahlakın evriminde, yüzyıllardır nice badireden geçip bugüne gelen bizlerin, Beyrut'ta olup biten önünde artık şaşırmayacak konuma gelmemizde, dünyamızda felaketlere, adaletsizliğe duyarsızlaşma noktasına getirilmemizde. Sorun, en azından infialimizi diri tutan çaresizliğimizi kabullenmek yerine, kim haklı kim haksız Tartışmalarımızın çarpık mantığında ahlak anlayışımızı yitirmemizde.
Zekâ testlerinde "Batan gemide neden önce kadınlar ve çocuklar Kurtarılmalıdır?" sorusu vardır. Doğru cevabı geçersiz kılan, vicdanını yitirmiş bir toplumun bireyleri olma yolunda sürükleniyoruz. Çocuklar, kadınlar değil, kurtarılacak olan bizim insanlarımız diyor, aralarında gemi içindekilerle batsın diyen kimi Batılı devletler.
Amerikalılar, İngilizler kaçıyor Beyrut'tan, Ruslar, Kanadalılar, kaçıyor, İtalyanlar, Fransızlar, İsveçliler, İsviçreliler... Yaşadıkları şehirden kaçıyorlar. Sevgililerini, sınıf arkadaşlarını, komşularını ölüme terkederek, onlarla vedalaşarak kaçıyorlar. Kaçanlar, yabancı oldukları için, yabancı pasaportları var diye kaçabiliyor. 'Yabancılar' Batılı. Sri Lankalı 60.000 temizlik işçisi kadın, makus kaderlerinin mahkûmu.
İnsanın insana yaptığı vahşet karşısında günümüzde yabancı olmak, yabancılaşmak kurtarıyor insanı. Geride kalanlar katlediliyor. Beyrut Doğu sabrıyla, Doğu usuyla bekliyor. İnsan kalabilmenın nöbetini tutuyor. Bağdat olmamak için, Bağdatlaştırılmamak için direniyor. Tarihte zamanın hep mağdurdan yana olduğunun baş tanıklarından İsrail, kendi gücünün kurbanı mı olacak? Aklımda Rilke'nin dizesi, "Zaferlerden söz eden kim? Ayakta kalmaktır her şey."
Savaşın kurbanı çocuklar oluyor
12 Temmuz'dan beri 828 kurbanın 290'ı çocuk. Mülteci haline gelen 1 milyona yakın Lübnanlının yüzde 45'i de öyle... Çocuklar, 'İsrail bizden nefret mi ediyor' diye soruyor
03/08/2006
BEYRUT - İsrail'in Lübnan'ı enkaza çevirdiği saldırılarda asıl darbeyi çocuklar yiyor. 'Her ölüm erken ölüm' olsa da, dehşetli patlamalarla kol ve bacakları kopan, bedenleri alevler içinde kalarak kısacık yaşamlarını noktalayan çocukların hikâyeleri yürekleri parçalıyor.
Çoğu çocuk 60 sivilin öldüğü Kana katliamının ardından bölgeye giden Guardian muhabiri Geyt Abdülahad, enkazdan birbiri ardına çocuk cesetlerinin çıktığını anlatıp "Enkazdan bir çocuk, bir çocuk daha ve bir çocuk daha çıktığını görünce bir parça çıldırır gibi oluyorsunuz" diye aktarıyor.
'Geride oyuncaklar kalıyor'
Yaşları altı ile 12 arasında değişen çocukların cesetleri sedyeler yetmeyince çarşaf, battaniye ve seccadelerle ambulanslara yerleştirilirken, hepsinin dudaklarının şiştiği ve yüzlerinin kan ile çamur içinde kaldığı göze çarpıyor. Enkazdan bir yaşında bir oğlan çocuğun cesedinin çıkarıldığı an ise herkesin kanı tam anlamıyla donuyor. Dehşeti anlatmak zor olsa da, yardım görevlileri ile gazetecilerin yüzünden her şey okunuyor. Geride kalan ise süt şişeleri, plastik oyuncaklar ve bebek arabaları oluyor.
Çatışmaların ortasında kalan çocuklardan biri 12 yaşındaki Abbas Şayto. Sur kentinde 17 yakınıyla içinde bulunduğu minibüse kaçış yolunda bomba isabet eden Abbas'ın dramı, dayısının 'kafasız cesedi' ile büyükannesinin cesedini görmekle bitmiyor. Son nefesini vermek üzere olan annesinin başında hıçkırıklara boğularak ağlayan Abbas, "Anne, beni bırakma. Gitme" diye haykırıyor. Annesi ise oğluna 'son nasihatlerini' veriyor: "Kardeşlerine iyi bak. Cüzdanımda para var. Onu al."
'Füzeler kadar büyükler mi?'
Bint Cbeyl'de yaşayan Ali ise İsrail'in pazar 48 saatlik ateşkes ilan ettiği söylentisinden sonra 20 gündür saklandığı bodrumdan çıktığında ilk başta çevresini tanımakta zorluk çekiyor. Kızılhaç araçlarına ulaşmak için yakınlarıyla derhal kaçış yoluna düşen Ali, İsrail uçaklarının sesini duyunca birden irkiliyor: "Geldiler. Yine bizi bombalayacaklar. İsrailliler niye bizi vuruyor? Bizden nefret mi ediyorlar? Kuzenim, nükleer bombaların gerçekten büyük olduğunu söyledi. Füzeler kadar büyükler mi?"
20 yaşındaki tıp öğrencisi Ali Nacim ise hastanelere gelen çocukların öykülerini belgeliyor. Ali, en etkilendiği hikâyeyi şöyle anlatıyor: "Yedi yaşında bir çocukla karşılaştım. Kaçtıkları minibüs füzeyle vurulmuştu. 'Sanki kâğıttanmışız gibi bizi vurdular' dedi. Bir bebeğin camdan nasıl fırladığını anlattı."
Lübnan hükümetine göre, saldırılarda ölen 828 kişiden yüzde 35'i yani yaklaşık 290'ı çocuk. BM Çocuklara Yardım Fonu'nun (UNICEF) verdiği rakamlar da bunu destekliyor. Lübnan nüfusunun yüzde 30'unun çocuk olmasını temel alan UNICEF, 828 kurbanın üçte birinin çocuk olduğunu açıkladı. UNICEF'e göre, yerlerinden edilen 900 bin Lübnanlının yüzde 45'i de çocuk.
Çoğu çocuk 60 kişinin öldüğü Kana'daki kurbanlar dahil 95 kişinin dün Sur'daki cenaze töreni bombardıman yüzünden ertelendi. (Guardian, afp)
"...
Serinkanlı düşünün ama bu sizi olanlara seyirci, figüran yapmasın. Ortadoğu'da olanları direniş romantizmiyle algılamak imkânsız ve
faydasız, ama olanları anlamlandırma konusunda göstermemiz gereken soğukkanlılık, insanlık dışı gidişata dur demeyi, itiraz etmeyi engellemeli. Soğukkanlılık aklımızı öfkeye kaptırmamakla
ilgili bir şey, soğukkalplilik demek değil. İtiraz edin, ses verin. Başınızı serin, kalbinizi sıcak tutun, inanın insanlığın başka güvencesi kalmadı.
Nuray Mert-1.8.2006
Lübnan'a ağıt...
Ayşe Karabat-25/07/2006
"Sen bir bahçe pınarısın, bir taze su kuyusu, Lübnan'dan akan bir dere", diyor Tevrat'ın Ezgiler Ezgisi bölümünde erkek, sevdiği kadına. Kadın da şöyle övüyor erkeğini: "Boyu posu Lübnan dağları gibi, Lübnan'ın sedir ağaçları gibi eşsiz"
O kadar güzeldir ki Lübnan. Akdeniz, koyunun da koyusu laciverttir orada, öyle kocaman, öyle beyaz köpüklü dalgaları vardır ki o diyarın. Dağları desen, bambaşka güzeldir. Yemyeşil. Serin.
Bu coğrafya ölüsevicidir. Siyaset de ölü üzerinden yapılır. Yaşamdan çok ölüm yüceltilir. Elbette insan, inandığı bir dava uğruna, memleketi uğruna ölebilir ama ölüm üzerinden çıkar sağlamaya çalışmak, bu coğrafyanın en büyük günahlarından biridir. Ama Lübnan böyle değildir. Tam tersi, o kadar yıkım, koca bir iç savaş, bir tek Lübnan'da o güzelim insanların hayata bağlanmasına neden olmuştur, hem de tutkuyla.
Bütün Arap ülkelerinde vardır suyu ibriğe benzer toprak testilerden içmek. Carra derler adına. Lübnan'ın carraları birbirinden güzeldir.
Lübnanlılar ağızlarını değdirmeden carranın ince kısa boynuna, başlarını geriye atarak, üstlerine boşaltarak içerler buz gibi suyu. Hem de kana kana. Su içmek böylesine törenseldir orada.
Öyle güzeldir ki Lübnan kızları.
kocaman kocaman renkli gözleri vardır. Salına salına yürürler.
Umuttur Lübnan Ortadoğu için. Bu kadar farklı etnik kökenden, dinden ve mezheplerden gelen insanlar, bir arada yaşamayı başardığı için. Bakma iç savaş geçirdiklerine. Lübnanlı olmayanların, Lübnan'ın geleceğini, güzelliğini kıskananların çıkardığı bir savaştı o iç savaş.
Bu kadar Batılı ama bir o kadar Doğulu başka hiçbir yer bilmiyorum ben. Müziğe, sanata, kahkahaya böylesine tutkulu insanların toplaştığı başka bir yer var mı acaba yeryüzünde?
Güya dün, ateşkes için tura çıkan ama aslında Lübnan'ı daha da yerle bir etmek için, Lübnanlıları evlerinden barklarından koparmak için ihtiyaç duyduğu süreyi İsrail'e vermekten başka bir amacı olmayan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, diyor ki olan biten için, "Yeni Ortadoğu'nun doğum sancısı". Hayır, bin kere hayır, çünkü olan biten korkunç, iğrenç bir tecavüzün yansıması.
İşgal ettiği topraklardan çekilmediği sürece, güvenliğini sağlayamayacağını bir türlü anlamak istemeyen İsrail, Lübnan'ı her anlamda sömürgesi gibi gören Suriye, kendi üzerine çektiği şimşeklerin Lübnan'a düşmesini ellerini ovuşturarak izleyen İran kapışsınlar diye, böyle acılara mı sürüklenmeliydi Lübnan?
Lübnan için oluşturulması planlanan uluslararası güce, "biz başka cephelerde savaşıyoruz, siz gönderin askerlerinizi" diyenler, dünyayı aptal mı sanıyorlar? Yarattıkları köktenciliğe, başka ülkelerin evlatlarını rahat rahat kurban verebileceklerinin hayalini mi kuruyorlar?
Saldırganlıkla güvenlik sağlayacağını sanan politika yüzünden, sığınaklarda yaşamaya mahkûm olmuş İsrailli çocuklara, Lübnanlı akranlarını öldüren, evlerinden eden bombalar üstüne notlar yazdıranlar, hiç mi vicdan azabı çekmiyorlar?
Diyor ki Ezgiler Ezgisi'nde Erkek, Kadın'ına, "Bal ve süt var dilinin altında, Lübnan'ın kokusu geliyor giysilerinden"
Oysa kan ve gözyaşı var bölgemizde, barut kokusu geliyor her yandan...
“Çocuk, saflığın, temizliğin, fıtrîliğin, masumluğun görüntüsüdür. Cennet de öyle. Her şeyiyle saf, arınmış bir yer. Çocuk ve Cennet, bu yüzden birbirine en münasip ve en çok yakışan iki kelime. Bu dünyada çocukta Cenneti seyrederiz; öbür dünyada ise Cennette çocukları. Çocuğu ve Cenneti birbirinden ayrı düşünemezsiniz. Hz. Peygamber (asm), “Çocuk kokusu, Cennet kokularındandır” diye buyurarak bu ayrılmazlığı ve sıkı bağı bize anlatmıştır.”
***
“Cennete gidecek büyük insanların bu dünyada seçildiklerini biliyorsunuz. Ya Cennet çocuklarının da burada seçildiğini biliyor muydunuz?"
(alıntılar Çocuk Taziyesi hükmündeki Cennet Çocukları adlı kitaptandır)
Çocuklar cennete uçuyor da, kalpler yanıyordur elbet, yaşamayan bilmez, sadece konuşur veya yazar...
Çocuklar cennete uçuyor elbet de
ya kalanlar?!...
Şehitler cennete uçuyor elbet de ya kalanlar?!...
Filistin Şiirleri Antolojisi
Cuma KELEBEK
"Şiir" diyordu Şiirin Saati’nde, John Berger, "kanayan yaraya seslenir." (Çev: Gönül Çapan, Adam Yay. İst. 1988, s. 65) Zulümlerin hüküm sürdüğü coğrafyalarda hangi çağrışımları taşımaz ki şiir?.. Başta, önüne geçilmez bir karşı koyma aracı... Ölümsüz bir diriliş cevheri... Ayakta kalabilme hamlesinin tutanağı... Derin bir iç sızısı... Durmaksızın süren kanama... O toprakların şiirini, uygarlık numarasına yatan dünyanın aydınlarına, medyasına, tarihçilerine, kıpırtısızca tanıklık yapanlarına, kayıt tutucularına atılan bir şamar olarak da okuyabilirsiniz.
Şiir, 21. Yüzyıla talihsiz adımlarla girdi. Gerçi, önceki yüzyıla veda edişi de pek şanslı sayılmazdı. Dünya denen kütlenin değişik mekânlarında, nasıl da kötü bir kaderi yaşıyordu şiir...
Ve şu sonuncu çağın başlangıcı ne zilletler, ne felaketler, ne yıkıntılardı öyle?.. Bunlar, yalnız televizyon ekranlarındaki görüntüleriyle gözlerimize ve kulaklarımıza zımbalanmakla kalmadı... Daha da ötede, kalbimize, beynimize, tüm bedenimize kostüm olarak giydirildi. İnsanlık, insanlık-dışı kılınmaya, silik ve sinik bırakılmaya, son kertede "yok" edilme aşamasına getirildi... Elbette, bu etkinliklerin uygulayıcısı emperyalist saldırılar halinde gösterdi kendisini.
Öyledir, kanla beslenen emperyalist sûret, yüzyılımızın şu ilk yıllarında Şaron/İsrail adı/görüntüsü ile Cenin’de, Celile’de, Ramallah’ta, nârin Kenan İli’nde kurşun, top, tank ve toplama kamplarındaki işkencelerden oluşan bir cehennem kurdu. Evleri yerle bir edilen, sokak ortasında başına kurşun sıkılan, toplama kamplarında topluca ‘halledilen’ insanlar... Ve ötede, modern dünyada "yok" edilme noktasına getirilen "tanık" = insanlık!..
İnsanlık "yok" oldu, fakat yok olmayan bir şey hâlâ vardı: Şiir... İşte, on yıllara, hatta yüzyıllara uzanan bir geçmişi ve yaşanan zamanı kapsayan "Filistin yangını", şair duyarlığını ve şiiri her daim yanında hissetti. Diğer bir deyişle, yok olan her şeye, her şeylere karşın, şair ve şiir, insanlığı ve Filistin’i bırakmadı. Tersine, uzun zamanlı işgal günlerinde, çığlık gecelerinde, kan göllerinde, tank paletlerinin altında, namluların ucunda, talan ülkesinin tiz çığlığı, yanık sesi, ürperen ruhu oldu...
Filistin şiiri!.. Yukarıdan beri ele aldığımız şiir, başta Filistin şiiridir kuşkusuz... Yani, Filistinli şairlerce ıstırabın ortasından yazılan şiir... Filistinli şairlerin yanısıra, Filistinli’nin yanında yer alarak şiir yazan başka ulusların şairleri yok mu? Var elbet. Bunların hepsini, başta Filistinli şairlerin ele avuca sığmaz bir can bahşedici olarak tasarladıkları dizelerini; bunların yanında Lübnanlı, Mısırlı, Suriyeli, Faslı, Cezayirli, Japonyalı ve en çok da Türkiyeli şairlerin Filistin aşkıyla atan yürek sızılarını Nurettin Durman derlemiş, toparlamış bir kitap halinde bizlere sunmuş: Filistin Şiirleri Antolojisi (Anka Yay., İst., Ekim 2001, 256 s.)...
İşte Lübnan’dan Salim el-Zürkali: "Şiirin aşındırdığı vatan hasreti o kadar ağır ki" diyor "Filistin" (s. 23) adlı şiirinde: "volkan gibi püskürt öfkeni/ey Filistin övünçlerimizin incisi" diye de ekliyor...
Filistinli İbrahim Tukan, "Kılıç ve kalem/Simgemizdir bizim" diyerek Filistin’in kaderini kısaca özetlerken, geleceğe de muştular veriyor "Benim Ülkem" (s. 25) de: "Ölüm şerbetini içeceğiz/Ama asla köle olmayacağız."
Bir başka Filistinli, Abdülkerim el-Kermî, "Elbet Döneceğiz" (s. 37)de İbrahim Tukan’ın inançlarına ortak oluyor: "Ah Filistin, nasıl uyurum/İşkence bağı gözlerimdeyken/ (...) Dostum soruyor bana: ‘Buluşacak mıyız yine?’/’Geri dönecek miyiz?’/Evet! Döneceğiz ve serin toprağı öpeceğiz/Dudaklarımızda o kızıl arzu ile/Yarın döneceğiz"
Suriye’den Nizar Kabbani, "Kudüs" (s. 47) başlıklı şiirinde "Kim durdurur düşmanları/Sana karşı ey dinlerin gerdanlığı/Kim siler kanları duvar taşlarından/İncil’i kim kurtarır/Kur’an’ı kim kurtarır/Kim kurtarır İsa’yı öldürenlerden/İnsanı kim kurtarır" diye sorar.
"Biz Burada Kalacağız" (s. 55) başlıklı şiirinde Tevfik el-Zeyyat, "Susarsak eğer/Taşları sıkacağız/Acıkırsak/Çamurla doyacağız/Ama asla terk etmeyeceğiz/Kanımız masumdur/Ama çekinmeyeceğiz dökmekten onu" diye seslenir.
Türkiye’den Sezai Karakoç, "Alınyazısı Saati" (s. 63) şiirinde, "Gülle kusuyor ana rahmi/Bomba parçalıyor beynini bebeğin./ Tanklar saldırıyor evlere bir anda ev yok tank var/Uçak var gök yok utanç var/Ve kime karşı bütün bunlar/Masûm insanlara karşı" diyerek olan biteni özetliyor...
Cahit Zarifoğlu "Daralan Vakitler" (s. 87) şiirinde "Ey filistin kar kar toprağını/yoğur gazabını yaradanın..." dizeleriyle Filistinli’nin direnişine katılır...
Mahmud Derviş, "Muhammed" (s. 98) başlıklı şiirinde daha yakın zamanlarda babasının kucağında İsrail askerlerinin kurşunlarıyla can veren Muhammed Rami’yi anlatır: "Muhammed,/babasının kucağına sığınmış ürkek bir kuş/korkuyor göğün cehenneminden:/koru beni babacığım, yukarda uçuşanlardan/benim kanatlarım küçük, dayanmaz bu rüzgâra/ve ışıklar kör"...
Refik Durbaş, "Siyah Bir Acıda" (s. 115) şiiriyle duygularını Filistin’e yönlendirir: "Adı silinse bile ölümün/ateşin yüreğinden. Niye susmalı/yaşayacak bin bulut uçurumunda/bir rüzgâr kıvılcımında her sabah/Şatilla’da öldürülen çocukların/yüz bin umut çığlığı.
Metin Önal Mengüşoğlu "Filistinli Çocuklar" (s. 135) şiirinde "Küçük canlarınızı telef etse de/Düşman/Ve mahzun bakışlarınız yere/Binlerce yıldız ekse de/Su yerine kan aksa da/Çeşmelerinizden/Siz yine benim/Kalbimde/Saklısınız/Çocuklar" der...
Japon şairi Şuhatşi Takatu "Filistin Zeytini" (s. 141) başlığıyla Türkçe’ye çevrilen şiiriyle katılır Filistinli’nin özgürlük savaşımına...
Filistin Şiirleri Antolojisi, Türkçe’de yayımlanan Filistin konulu/kaynaklı ilk antoloji değil. 1974’de yayımlanan ve A. Kadir, A. Timuçin ve Süleyman Şalom üçlüsü tarafından hazırlanan Filistin Şiiri isimli kitap bu alanda bir ilk. Fakat, iki antoloji arasında farklı noktalar yok değil: Sözgelimi ilki, Filistin şiirini değişik yönleriyle tanımamızı sağlayan, farklı temaları işleyen bir antolojiydi. Buna karşılık Nurettin Durman’ın Filistin Şiirleri Antolojisi’nin amacı Filistin şiirini tanıtmanın ötesinde bir amaca yöneliyor: Filistin’de "kanayan yaraya" dikkat çekmek. Bunu yaparken de Filistinli şairlerle yetinmiyor. Filistin’e gönül bağı olan başka toplumların şairlerine uzanıyor. Durman, bu noktada, Filistin Şiiri’nde ve hatta Nuri Pakdil’in hazırlamış olduğu Arap Şiiri Antolojisi’nde yer alan "Kudüs ve Filistin temalı şiirleri" de kitabına aldığını belirtmektedir.
Filistin Şiirleri Antolojisi’nde dikkatimizi çeken diğer hususları da belirtelim: Nurettin Durman, antolojinin başına Nuri Pakdil’in "Kudüs’ü Düşünme Saati" başlıklı küçük bir yazısını yerleştirmiş. Başka alıntılar da var: "Kudüs", "Filistin" ve "Filistin Edebiyatı" başlığını taşıyan üç ayrı yazı, Büyük Larousse’dan buraya aktarılmış. Filistin Şiirleri Antolojisi’nin kusurlarından birisini bizce bu aktarmalar oluşturuyor. Oysa, bu bölümler yeni bir araştırma ile özgün metinler haline getirilebilirdi. Ve başka eksiklikler: Antolojide şiirlerine yer verilen şairlerin kısa biyografileri sunulabilir, Filistin edebiyatı ile ilgili Türkçe yazıların kaynakçası eklenebilirdi. Ve olumlu bir nokta: Antolojinin görsel unsurlarla desteklenmesi, orijinal ebatlarla basılması takdir edilmelidir.
...
Filistin Şiirleri Antolojisi, bu utancı paylaşanlar için küçük bir teselli olabilir.
---
www.iktibas.info
Dr. Selim Hancıoğlu- İsmini unutan şehir
Top seslerinden sağır olduğumdan beri, askerlerin sesini duyamıyorum. Duyamıyorum akşam ezanını artık. Gözlerime bir ateş parçası saplandığından beri, göremiyorum sabahın sisini ve evlerin bacasına tüneyen kuşları...
Burası neresiydi, bir çarşı mı yoksa? Çocukların oynadığı bir park da olabilir, demir yığınına dönmüş bir bisiklet mi bu! Çarpıp durduğum her şey moloz! Belki de ayaklarımın altında usulca ezilen bu şey, gözlerini geceye yumup bir daha sabaha açmayan bir çocuğun kucağından düşen bebeğidir. Bir bir düşen bebekleri nasıl bulmalı? Nereden çekip çıkarmalı onları?.. Nasıl kaçırmalı buradan?.. Nasıl uzaklaştırmalı?..
Hey siz! Bırakın beni, gideyim. Kağıtlarım yok, adımı da unuttum, şeydi o şehir, aklıma zarar geldiğinden beri söyleyemiyorum ismini işte... Çünkü benzemiyor artık bir şehre! Orada birikmiş suların ortasında, ismi silinmiş öylece duruyor. Tabelası delik deşik, rakamları silinmiş nüfusu, sıfırlardan ibaret. Bir şehir değil artık bu. Evlerin bağrı delik, pencereler birer kör kuyu. Ben de bir pencereyim artık, içimden kör bir kuyuya geçiyor herkes. Gece erken geliyor, sabah hiç gelmiyor. “Beni de kurtarın” diye bağıran bir kötürüm gibi şehir, arıyor ayaklarını; ben de arıyorum ayaklarımı!.. Ha düştü ha düşecek, ismini unutan şehir, ben de düşeceğim, bir yer bulabilsem!
Gözlerini kaybetmiş, ayakları kopmuş çocuklar!
Yeni binalarda eski çocuklar olmayacaksa, bırakın öylece kalsın bu şehir. Gözleri kaybolmuş çocukların bir daha asla göremeyecekleri bir şehir, artık şehir değildir. Sabah namazına giden yaşlıların bastonları, bir sokağın taşlarını yoklamıyorsa, orası kaybolmuştur gün ortasında. Evlerin kapılarında oturup akşam ezanını bekleyen kadınlar yoksa orada, şehir bir taş yığınıdır artık. Burası ruhunu kaybetmiş, ben ise izin kağıtlarımı... Dünyanın bütün mimarlarına söylüyorum, artık bu şehir işe yaramaz. Onu onarıp onarıp durmayın yamalarla. Daha dün, duvarlarını boyalarla makyajlayıp acılarını çocuklardan sakladığınız evlerin çatısı uçtu bakın! Uğraşıp durmayın, tekrar sıvayıp durmayın yaralarını. Kolları ve bacakları olmayan bir şehir koşamaz artık. Orası asla bir şehir olmayacaktır bundan sonra, sokaklarında çocuklar olmadıktan sonra!..
En kahraman askerler, bırakın gideyim oraya. Annem kötürümdü zaten, size zarar veremez. Babamı hatırlamıyorum bile! Çocukken bir misket geldi, gelip bağrını deldi. Şimdi nerededir bilmiyorum, mezarlar sürekli kayboluyor bu şehirde. Yer değiştiriyor mezarlar durmadan. Çoğalıp çoğalıp şehri ortadan kaldırıyor mezarlıklar. Mezarlıklar şehri taşa çeviriyor durmadan. Dedim ya, bu şehir sürekli silinip silinip taşlaşıyor. Onu yok edip bir çöle çevirmeli, yoksa yeniden çocuk cesetlerinden binalar yükselecek. Bacalarından çılgın kuşlar gibi düşen bombaların taşa çevirdiği bedenler, yeniden bir temele taş olacak maazallah!.. O halde onu bir çöle çevirmeli. Daha keskin vurmalı ve çocuklar büyümeden bitirmeli burasını!..
Neresiydi, hay Allah bakın yine unuttum. Oysa masmavi bir çocuk vardı orada. Son gördüğümde elinde bebeğiyle koşuyordu. Koşmamalıydı asla. Bağırmak istedim, bağıramadım... Koşan ve hareket eden her şey bugünlerde tehlikeli bu şehirde. Burada ölü gibi durmalı insan. Ölü gibi durmalı çocuklar... Ölü gibi durmalı şehir... Ama gel gör ki çocuk bu, nereden bilecek misketle oynanmayacağını!.. Ne bilsin koşmanın bir hayata mal olacağını!.. Demirden atmacalar, hareket eden her şeyi yok ediyor aniden. Şehre sırtını dönüp kaçanları da!.. Bu nasıl şehir? İçinde yaşayamıyorsunuz, ondan kaçamıyorsunuz da!..
İşte söylüyorum size. Kaybettim her şeyi, kimliğimi, izin kağıtlarımı, belgelerimi. Oraya gitmem lâzım. Belki bir binanın altındadır. Bulup çıkarabilirim, saçlarındaki tokasından tanıyabilirsem. Onu şehirden almıştım. Üzerinde mavi bir kelebek vardı ve kırmızı bir kurdele. Çıkarabilirim bu işaretten onu. Ama birinin önce bana tarif etmesi lâzım; çünkü dedim ya, şehirden önce ben kaybettim gözlerimi.
Şehrin etrafı yemyeşildi. Çocukken kırlara çıkar, gün boyu dolaşırdık. Cennet gibi bir vadideydi evimiz. Gözleri masmaviydi. Ellerinde sımsıkı tuttuğu bebeğiyle uzun bir uykunun sonundaydı. Besbelli, bir rüya görüyordu. Alnında bir şimşek çakıncaya kadar bir rüyadaydı çocuk. Dedim ya, alıp gitmeliyim onu buradan, bulabilirsem moloz yığınlarının arasından... Uzaklara çok uzaklara götürmeliyim. Adı sadece şehir olan başka yerlere...
Şehir bir kâbus görüyor gibi. Yıllar önce bir yok oluşu yaşamıştı ya, yeniden yok oluyor işte. Şehir, eski kan içicilerden artakalan bir geceyi yaşıyor âdeta. Ağır bir koku yayılıyor kötü silahlardan. Böcekleri, kurbağaları, mor menekşeleri ve körpecik hayalleri ezerek ilerliyor tanklar. Tankların umurunda değil, yemyeşil bir kubbeden tüten bir titrek ışık. Yeni yıkanmış çamaşırların arasından öylece geçiyor demirden atlar. Bembeyaz çamaşırlar çamurlara bulanıyor tanklara takılıp. Gergin bir ip kopuyor ve kopuyor sabah. Sonra bayıltıcı tuhaf bir koku yayılıyor gül bahçelerine. Güller solup solup düşüyor yere, ardından kuşlar ve kelebekler de zehirleniyorlar. Ama ben hâlâ oraya gitmek istiyorum. Mavi kelebekli bir toka bulabilirsem, onu da bulabilirim elbet. Kağıtlarım yok işte, ellerime, ceplerime bakın, ruhuma bakın görebilirseniz...
Lübnan: Manası çalınmış hayatlar...
Her yanı, yere uzanmış yorgun binalarla dolu bir şehir bu... Toz bulutu içinde bir ölü yüzü gibi... Pudralanmış bir ceset âdeta... İçi boşaltılmış bir kalıp... Ruhsuz bir beden... Mânâsı çalınmış bir hayat... Binlerce taşlaşmış bedenin yolları kapattığı bir çıkmaz sokak... Kırk parçaya bölünmüş kırık bir aynadan seyrediyorum onu. Onu, kırk parçaya bölüp her bir kırkını da parçalayan yüzlerden soruyorum. Kimse soruma cevap vermiyor. Tayflar geçiyor sağımdan solumdan. Ben artık tanıyamıyorum bu şehri. Bana sormayın siz. Gidip şehre sorun ismini. Kabil, Bosna, Bağdat, Lübnan diyecektir belki. Bakın o da unutmuş adını. Neresi olduğunu bilmiyor bu şehir! İsmini unutan bir şehirde yaşanmaz artık. Öyle değil mi? Sokakları, yeni yıkanmış çamaşır kokmuyorsa, o şehir yoktur orada. Nargile fokurtuları arasında bir fıskiye görünmüyorsa, şehri yanlış yerde arıyorsunuz demektir. Cami avlularında ihtiyar çınarlar eski harp yorgunlarını hatırlatmıyorsa size, bırakın o şehri kendi haline!.. Minareler kırık bir kalem gibi mahzunsa eğer, şehir şehirlikten çıkmıştır.
Ama ben yine de oraya gitmek istiyorum. Yaşlıların ellerinden tutup yollardaki yorgun mültecilerin peşine takılabilirim. Sırtımda taşıyabilirim yaşlıları. Bezgin ve ölgün yüzlerine ümit verebilirim annelerin. Çocukları kucağıma alıp bilmediğim uzun bir yola çıkabilirim. Yolların köprüleri yıkıksa eğer, bedenimi uzatıp köprü olabilirim. Yıkık evlerin yanından geçerken durup yıkıntılar arasında eski bir fotoğraf bulabilirim mesela. Biliyorsunuz, yarım kalmış bir mutluluğun hüzne dönüştüğü yalanlardır fotoğraflar. Bize eski insanları tanıtırlar. Şehrin insanlarını. Belki orada, yıkıntılar arasında bulacağımız binlerce fotoğraftan yeni bir şehir yapabiliriz. Mimarlar, oturup fotoğraflardaki evleri yeniden çizebilirler. Arka plan, ne varsa çizip yeniden canlandırabiliriz şehri. Evlerin duvarlarından inen sarmaşıkları, arsız çiçekleri bir bir yetiştirip oradaki duvarlara yerleştirebiliriz yeniden. Evlerin avluları, camileri, minareleri, kiliseleri, kahvehaneleri, kütüphanelerini hep bu fotoğraflardan kopya edip şehri yeniden canlandırabiliriz. Ama işte o mavi gözlü cansız çocuğun henüz bir fotoğrafı yoktu!.. Onu bu şehirde yok sayamazsınız ki!.. Henüz birkaç günlük, birkaç aylık veya birkaç yıllıktı. Bir fotoğrafı olmadığı için onu alıp şehre yerleştiremezsiniz artık!.. Bir şehrin sokakları da çocuksuz olamayacağı için, iyisi mi yırtmalı bütün fotoğrafları. Bu çocukça fantezilerden vazgeçip önce çocuğu bulmalı. Şehir eski fotoğraflardan tekrar kurulabilir belki. Fakat çocuk bir şehirden daha önemli. Çocuğu bulmalı önce, çocuğu... Emziğini, biberonunu, çizgili önlüğünü yıkıntılar arasından çekip çıkarmalı. Beşiğinin bir parçasını, yastığına sinmiş kokusunu da bulmalı. Masallarını, ninnilerini; simsiyah iki şefkat dolu gözle bakan annesini de bulmalı. Yoksa eksik kalır çocuk... Annesiz bir çocuk kırık bir dal gibi solgundur. Annesini de bulmalı bu yüzden.
Şehri, bir çocuktan ayıramazsınız, bir çocuğu da şehirden. Annenin çocuğa söylediği ninniler, bir şehrin ninnileridir. Şehir yoksa, ninnilerini nasıl bulacaksınız onun? Her taşın altında bir masalı da ezip yok ettiniz. Aşkları, hâtıraları, binlerce yıllık taşları, ağaçları yok ettiniz. Yavukluların hediyeleri molozların altında kaldı. Genç kızların ak pak çeyizlerini kirli çaputlara çevirdiniz. Onlardaki hasret gözyaşlarından, vuslat rayihâlarından haberiniz var mıydı? Çocukların oyuncaklarını şehrin dibine gömdünüz. İşte bu yüzden gitmek istiyorum oraya. Çocukları sevindirmek için. Gökyüzünü yeniden boyayıp, bisikletlerini tamir etmek için. Üzerimde hiçbir metal cisim yok. İstediğiniz kadar arayın! Bir ruhtan ibaretim artık. Çaresiz bir yarasa gibi şehrin duvarlarına vuracağım kendimi...
Tokasından tanırım onu, üzerinde mavi bir kelebek vardı ve kırmızı bir kurdele...
05.08.2006
CEMAL EL-GAYTANİ
İnsanlık ailesi hiç bu kadar barbarlık görmemişti!
Kana kurbanlarının görüntüsü hayatımın son anına kadar gözlerimin önünden gitmeyecek: Daha annesinin sütünü bile tadamadan bu dünyayı terk etmek üzere doğmuş birkaç günlük bir bebek…
Diğer tarafta iki küçük çocuk, sanki uykudaymışçasına çocuk arabasında öylece yatmakta. Ne yaralılar, ne bir organları kopuk, ne de bir yerleri zedelenmiş. Onları görenler derin bir uykuya daldıklarını sanır. Sanki dokununca uyanıverecekler, mamalarını yiyiverecekler gibi… Ne yazık ki, bu çocuklar artık kımıldayamayacak, hiçbir çağrıya yanıt veremeyecekler. Çünkü en güçlü ordulara karşı koymak üzere hazırlanan ve insanoğlunu yok eden, taşı parçalayan, yaşam karşıtı ‘parçalanabilir’ ve ‘bölünebilir’ en yeni kitle imha silahları ve Amerikan bombalarıyla hayatları sona erdi. Masum çocukların ve ülkenin güneyini terk edemeyen yoksul halkın canını almak için işte bu tür silahlar kullanıldı. Bu insanlar zeki bombaların hedefi olan tonozların altında Araplara geleceklerinin yok edildiği mesajı vererek yaşamlarını yitirdiler. Zira çocukların hedef alınması, geleceğin hedef alınması demektir. Geçtiğimiz salı günü İsrail komandoları Baalbek kentindeki bazı mevkilere saldırı düzenledi. İsrail, hava saldırılarının bir sonraki ayağında Beyrut’u vuracağını duyurdu.
Neden Baalbek? Neden Beyrut?
Tarihî eserleriyle, özellikle ünlü sanatçı Feyruz’un şarkılarını seslendirdiği tarihî tiyatrosuyla Baalbek, önemli bir kültürel role sahip olan ve çeşitli milletlerden insanların bir arada yaşadığı, farklı zaman dilimlerini temsil eden Beyrut, Lübnan’ın kültür merkezidir, Arapların da en belirgin kültür hafızasıdır. İşte bütün bu özellikleriyle Beyrut, Lübnan’ı özetlemektedir. Lübnan, kültürel açıdan İsrail’in tezadı durumundadır. Farklı etnik grup ve milletlerin bir arada yaşadığı, farklı kültürlerin birbirleriyle etkileştiği, Arap kültür öğelerinin birbirleriyle kaynaştığı Lübnan, kültür çatışmalarının değil kültür uyumunun bir örneğidir. Lübnan, tek tip ırk ve tek tip din esasına dayalı devlet ırkçılığı yürüten İsrail’in temsil değerlerine ters düşmektedir. İsrail’in çıkarlarını korumak, ırkçı ve dinî esaslar üzerine kurulu varlığını pekiştirmek, Bayan Condoleezza Rice’ın, doğuşunu müjdelediği ve Amerikan ordusunun kanla çizilmiş haritasını yayımladığı ‘Yeni Ortadoğu’ için model olması fikri doğrultusunda bu tezatlığın yok edilmesi gerekirdi.
Bütün bunlar yuvaların yıkılması, yüz binlerce insanın zorla yerlerinden ve rızklarından edilmesi ve Yeni Muhafazakârların müjdesini verdiği kültürlerin çatışması olgusuyla karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmektedir. Eski Mısır’la birlikte insanlık tarihinin en önemli medeniyet merkezlerinden biri olan Irak’la işe başladılar. Nitekim Amerikan işgali sırasında çok sayıda evrakın bulunduğu Irak Petrol Bakanlığı’nı nasıl koruyacaklarını çok iyi bilen Amerikalı generallerin huzurunda ve hepimizin gözü önünde Irak Müzesi yerle bir edildi. Aydınlar ve entelektüeller olarak, üzerimize düşen görev dünya kamuoyuna seslenmektir. İnsanlık vicdanı henüz ölmedi. ABD ve uluslararası düzeyde temsil edildiği kurumlarda İsrail’in elinde güçlü bir koz varsa, bizim de insanlık vicdanımız vardır. Eğer masum insanların maruz kaldığı bu katliama karşı şimdi harekete geçmezsek, yeni Ortadoğu’yla insanlık barbarlık çağına girecektir. (Mısır’da yayınlanan Ahbar El-Edeb dergisi, 6 Ağustos 2006)
"...çocukların hedef alınması, geleceğin hedef alınması demekti"
çok doğru bir tespit!
Ve
Lakin bilmiyorlar ki, yine de;
“Her doğan çocuk Allah’ın insanlardan ümidini kesmediğinin işaretidir”
ve
“Her yaşanan gün dahi o insandan ümit kesilmediğinin işaretidir”
Bacaksız
Tarihini net olarak hatırlayamayacağım kadar eskidendi... Küçüktüm, epey küçük hem de... Büyüklerimiz, nedenini bugün bile bilmediğim bir olay dolayısıyla küsmüşlerdi ve en çok sevdiğim arkadaşımla ayrılmak durumunda kalmıştım.
Bugün onların bile asla hatırlamayacağı kadar önemsiz bir olay yüzünden büyüklerimiz atışmış ve biz cezalandırılmıştık. Çocuksu bir öfke ile cezalandırmaya kalkışmıştık büyüklerimizi ve o dönem sıcak bölgeler için hayati önem taşıyan su küplerinden birine bir kalıp sabunu atmıştık. İlk o zaman duymuştum bu kelimeyi. Arkadaşımın babası kulağımdan çekmiş ve ‘seni bacaksız’ demişti...
Oysa bacaklarım vardı ve anlamlandıramamıştım bunu. Okumayı söktükten sonra Rıfat Ilgaz’ın serisinden anlamıştım ‘bacaksız’ın bir sıfat olduğunu. Yaramaz ve haylaz çocuklara deniliyordu bacaksız.
Ve şimdilerde televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında görüyorum bacaksızları. Bu kez bir sıfat olarak değil ne yazık ki!
Yol ortasına düşen bombanın parçaladığı çocuğunun tek bacağını bulmuştu Lübnanlı anne ve deliler gibi diğer parçalarını arıyordu gözyaşları içinde. Bir ana için bundan daha büyük bir acı var mıdır bilmiyorum?
Sizi bilmem; ama ben ilk çocuğumu elime aldığımda ilk önce yüzünü, yanağını değil, elini/kolunu, ayağını/bacağını öpmüştüm. Nasıl yumuşacık olur çocukların kolları ve bacakları bilir misiniz? Nasıl bir haz verir minik bir bebeğin ayaklarını, ellerini öpmek? Minik minik, yumru yumru... Büyüklerin zalim bir teknoloji ile ürettiği barut dolu metal bombalar paramparça ediyor çocuk bacaklarını. O öpmeye kıyamadığımız yumru eller, minicik ayaklar, toz toprak ve kan içinde dört yana dağılıyorlar…
Söyleyin Allah aşkına; böylesi iğrenç bir savaş sonrasında dünyanın en büyük medeniyetini, en şahane devletini kursanız ne olur? Çocukların beden parçalarının üzerine kurulan mutluluktan kime bir hayır gelebilir?
Şerefsiz mayınların, alçakça atılan bombaların parçaladığı minik bedenlerin ahı bugün vurmasa da, gelecekte, o da olmadı başka bir yerlerde ve başka bir düzlemde vuracaktır bunu yapanları. İki kere iki dört, adım kadar eminim bundan...
İster ırkçı bir dava için, ister dinî bir kavga için, ister demokrasi, ister bilmem ne için... Ne amacıyla olursa olsun çocukların ölümü üzerine kurgulanan bir dünyada asla mutlu olmayacak insanlar!
Elsiz, ayaksız, kolsuz, bacaksız çocuklar girecek elbet rüyalarına, kâbus olacak minicik eller, ayaklar bugün çocuk bedenlerini her yana saçanlara. Ve her çocuk o masum bakışıyla nefeslerini kesecek, iki cihanı da dar edecek zalimlere...
Hayır!
Acımasız bir intikam hissiyle yazmıyorum bu satırları. Başkasının; başka ırktan olanın, başka dinden olanın çocuklarını öldürürken gözünü bile kırpmayanların aynı acıyı yaşamalarını isteyecek kadar zalim ve gaddar değil düşüncelerim. Ama bir şekilde o acıyı yüreklerinde, can evlerinde hissetmelerini de dilerdim... Elindeki minik bacak parçasını bilinci yitik bir şaşkınlıkla sallayan Lübnanlı annenin ne hissettiğini bir an bile olsa hissetmelerini dilerdim.
Düşünün lütfen... Bir an düşünün... Koklamaya bile kıyamadığı minik bebesinin her bir parçasını tozun toprağın içinden toplayan o ana, o günden sonra yaşasa ne olur, ölse ne?
Modern dünyanın efendileri, geleceği kurguladığını zanneden zalimler için haykırmak geliyor içimden: Efendiler; ne yaparsanız yapın bacaksız çocukların etleri ve kanları üzerine kurduğunuz bu kirli ve pis dünya elbet sizi boğacaktır. Parmaksız, elsiz, kolsuz, bacaksız çocukların hesabını soracak bir makam illa ki vardır...
Bundan eminim...
Nedim Hazar
05.08.2006
Konu hakkındaki hassasiyetinize katılıyorum. Ancak kendi yorumlarınızı da görmek isterim.
Kalemin Durduğu Yer/Gökhan Özcan yazısını gönderirken böyle bir şey başlatma niyetinde değildim doğrusu. Özcan'ın da dediği gibi, "kalemin durduğu yer"deyken, paylaşılanı paylaşmış olmak idi niyetim. Sonrasında ise...
Diğer yazıların da pek çok kısmına katılıyorum, ayni zamanda yazı aralarında belirtilen diğer yorumlara da:
*"olmalı... bi hikmeti olmalı! bütün dünya için, kainat için ve asıl diyar için... yoksa anlamsız olurdu."
*"...çocukların hedef alınması, geleceğin hedef alınması demekti"
çok doğru bir tespit!
Ve
Lakin bilmiyorlar ki, yine de;
“Her doğan çocuk Allah’ın insanlardan ümidini kesmediğinin işaretidir”
ve
“Her yaşanan gün dahi o insandan ümit kesilmediğinin işaretidir”
Evet, bu yorumlar da yerinde bence. Ayrıca, dünyanın sahibi her şeyden haberdar, dua birliği'nin yanında, elimizden gelen her ne ise onu en iyi yapmamız'ın üzerimize düşen vazife olduğu kanaatindeyim. Fiili yahut kavli veya hali...
Hürmetler efendim. Dua ile...
tekrar elif k.
http://www.weaccuse.net/index.php imza kampanyasına katılmak isterseniz...
Okullarda neden Tarih okuturlar.
Okunanlardan neden bir ders alinmaz.Tarih bir bumeran degilmi dir.Insanlar dogar yasar ölürler.
Bu gün öldürenler.Bir gün ölecekler.Ne yüzle bakacaklar o ölenlerin yüzüne ya cocuklari ya torunlari,torunlarin torunlari Tarih dersinde neyi okuyacaklar.
Paylasilamiyan ne.Elleri kana bulanmis bir baba nasil bu dünya ya bir evlat miras birakacak.Bumeran nasil atildiysa o sekilde geri dönecek.
Saygilarla
Aşağıdaki yazı lise dönemlerindeyken, Bosna, Çeçenistan ilh. etkilenme, hislenme ve bazı yaşananlar üzerine yazılmıştı. Sonrasında Irak, Filistin... maalesef ki canlılığını halen koruduğunu gördüm yazının ve sadece paylaşmak istedim. Yorumsuz...
Gönül Sultanlığı
-Elif, niye ağlıyorsun? Ne oldu, gel anlat bakalım.
-Rüyamda...
-Evet, korktun mu, ne oldu?
-Hı hı! Ama öyle değil..
-Nasıl? Haydi ama anlatsana.
-İnsanlar… çocuklar, kadınlar, askerler... (ve hıçkırıkları artar) ama onlar ölüyorlardı. Kanlar, hem de çok... kesiyorlardı, pis düşmanlar!
-Tamam canım. Gel kucağıma bakalım. Ağlama artık, silelim gözyaşlarını. Onlara yardım etmek ister misin? Elif, bir yandan gözlerini ovuştururken diğer yandan bu sorunun üzerine hem heyecanla, hem de sevinçli olarak atıldı:
-Eveet! Tabii isterim. Ama nasıl? Hem, hem ben ne yapabilirim ki?
-Bak canım, sana anlatmıştım ya! Burası imtihan dünyası diye. Onlar şimdi imtihan oluyorlar; zorlu bir sınavdalar. İnşaallah, kazanıyorlar ve kazanacaklar. Onlara şu anda en büyük desteği sen verebilirsin. Elif iyice heyecanlanmıştı.
-Ama nasıl?
-Şimdi bütün içtenliğinle minik avuçlarını açacaksın, tamam mı? Sonra gerçekten inanarak yalvaracaksın dua dua... O masum halinle, her şeyin sahibi ve engin rahmet sahibi olan Rabbimize dua edeceksin, oldu mu? Bu fikre oldukça sevinmişti. Ne de olsa uzakta da olsa yakında hissettiği kardeşlerine yardım edecekti. Yüzünde tebessüm gülleri açıverdi birden. Zafer kazanmış bir kumandan edasıyla tebessüm ediyordu. Sonra müteşekkir bir ifadeyle, kendisine hep birşeyler anlatan Gönül ablasına sordu:
-Bana güzel bir şey anlatır mısın? Ama içinde kan olmasın, hem nefrette olmasın!
Gönül abla bu isteğe oldukça sevinmişti doğrusu. Elif gelmeden önce düşünceler alemine dalmış, iyice coşmuştu. O da biriyle paylaşmak istiyordu duygularını. Gülümseyerek, anlatmaya başladı; önce bir soru sordu:
-Elif, "gönül sultanlığı"nı duydun mu, daha önce?
-Hayır. Neresi orası? Haydi, haydi anlatsana!
-Dinle bak! "Gönül Sultanlığı" diye bir diyar varmış. O kadar güzelmiş ki... Çünkü Güzeller Güzeli o diyara bütün güzelliğiyle tecelli buyurmuş! Kuşlar gökyüzünde uçarlarken, kanatları ile sevginin resmini çizerlermiş, kağıt gibi bulutlara. En güzel bestelerini şakırlarmış, hem de sevgi dolu bir tonda, bütün dinleyenlere. Çiçekler her an buse kondururlarmış kendilerine bakanlara; tebessümlerini güzel kokularıyla yayarlarmış etrafa. Kendilerine bahşedilen sevgi ve güzelliği renkleriyle nakşederlermiş yeryüzüne. Onlara bakanlar coşarlarmış ve şükrederlermiş, sahiplerine. Ağaçlar ve incecik dalcıklar cömertlikle hediyeler sunarlarmış herkese; tadı güzel, rengi güzel ve kokuları güzel hediyeler. Güneş adeta, sevginin kaynağı imiş; ay ve yıldızlar da bu müthiş destanın kelimecikleri imiş. Tüm güçlerini...
-“Gönül abla!” çığlığıyla birden irkildi Gönül abla.
-Ne oldu, Elif? Neden bağırdın öyle? Yoksa sevmedin mi "gönül sultanlığı"nı?
-Hayır, sevdim, çok sevdim. Orası çok güzelmiş. Şey diyecektim... biz de oraya gidebilir miyiz ki?
-Canım benim! Hayır, ama orayı buraya getirebiliriz.
-Nasıl?
-"Gönül Sultanlığı"nı iyice anlayıp, özümseyip oradaki gibi sevgi dolu olursak, bizim dünyamız da orası gibi olur.
-O zaman biz de öyle yapalım. Oldu mu?
Elif Şeyda
Sevgili Elif K., yaşananlar insanlık ayıbı. Sizler yazarak, be yazmayarak tepki koyuyorum.
Ayn, Sizi burada görmek onur. Tarih saptmananızı, görmesi gerekenlere havale ediyorum.
Elif Şeyda, güzel diyarı yaşamak ümidiyle...
Meral, haklısın Benim için sözün bittiği yer
Muhammet,senin içinse sözün başladığı yer..
Emine, yazarak, çizerek, imzalayarak. Tepki vermek gerek.
bu fotograf karesi uzun sure beynime kazili kalmisti ve hicbir zaman cikmiycak
Asıl şimdi söylenecek çok şey var!
Sesimi duyar mısın Vaad? Top sesleriyle doğmuş, patlamalar içinde bizimle birlikte on gününü geçirmiş ve dün yıkılan duvarların altında annenle birlikte can vermiştin.
● Beyaz zıbınlı bebek daha 10 günlüktü
Bomba, yıkılma ve çığlık seslerinden başka bir şey duyacak kadar yaşamadın ki! Şimdi sesimi duyar mısın Lübnanlı bebek? Diri diri gömülmüş mev'udemiz! Sesimi duyar mısın? Sana ‘Ne günahın vardı da öldürüldün?' diye sorulduğunda vereceğin cevap için olsun kulak verir, dinler misin beni?
Hıçkırıklarım çaresizliğimin resmi. Takılıp kalma Vaad. Asıl sana suçluluğumu anlatan kelimelerimi dinle. Seni biz öldürdük yavru! Sessizliğimizle öldürdük seni. İnsan insanı öldürürken, can cana kıyarken takındığımız sessizliğimizle gömdük seni ve anneni... Afganistan'da metrekareye birkaç bomba düşerken sustuğumuzda öldürdük seni. Irak'ta belki yüz bin sivil öldürüldüğünde susarken; Gazze'de bir adam için on çocuk katledilirken sustuğumuzda öldürdük seni.
Çünkü biz, bırak bir ferdinin derdiyle her ferdi dertlenen bir ümmet olmayı, insan bile olamadık Vaad. İnsan denen insan, ‘ateş nereye düşerse düşsün beni yakar' diyen insan değil midir? Oysa biz nicedir düştüğü yeri yaktığını dahi duymazdan geldik. İnsan denen insan, istilayı, savaşı, katliamı sinema seyreder rahatlığında seyreder mi televizyon ekranından? İnanmazsın Vaad, ‘savaştan sonra inşaat ihaleleri alırız' hesaplarıyla sevinenlerimiz oldu! Ve biz, sessizliğimizle öldürdük seni Vaad! Bombaların, tankların, roketlerin gürültüsü içinde suskunluğumuzla öldürdük seni.
Sesimi duyar mısın Vaad? Sen ve senden önce giden ‘mavi emzikli çocuk' ve senden sonra gidecek görünen niceleri, sesimi duyar mısınız? Çünkü alem duymuyor Vaad! Zalim duymuyor. Çatışanlar duymuyor, seyredenler duymuyor... Birleşmiş Milletler duymuyor, NATO duymuyor, Avrupa duymuyor, Araplar duymuyor... Benim, her dertlinin derdini duyan milletimin sesi kısık Vaad! Ağlamaya ömrü vefa etmeyen annenin yerine ağlayan annelerimizin sesi zayıf! Kalemimiz kırık, kalbimiz buruk, ellerimizde tarihin kelepçeleri...
Sesimi duyar mısın Vaad? Duyar da sen dönüp benim halime ağlar mısın? Cennet panayırlarının sevecen bebesi Vaad! Benim çaresizliğime, benim suçluluğumu bilmezliğime, benim sessizliğime ağlar mısın? Burada sesimi duyan yok Vaad! Sen duyar mısın? Ve dönüp sorar mısın dünyaya: ‘Ne günahım vardı da öldürdünüz beni?' Beni duymayanlar, olur a, belki seni duyarlar yavru... Ajanslar resimlerini geçtiler dünyaya; üzerine ‘artık söyleyecek bir şey kalmadı' yazarak. Duyarlarsa seni Vaad, ‘Hayır, hayır... Asıl şimdi söylenecek çok şey var!' diye haykırır mısın?
Kerim Balcı
10.08.2006
----------
Ölenlerin ve öldürülenlerin günahına binaen -hele ki çocukların- şehit gitmediğine inanıyorum. Yine de acı, yasa değil aksine daha çok gayrete ve duaya sevkedecek derecede acı!... Kelebek etkisi'ni ve duaların, "dua" kavramını kabullenmiyorsak "iyi dilek" etkisini, toplu enerjinin gücünü kabul edenlerdenizdir hani şu teknoloji çağında. Elden gelen her ne ise...
...ve "ekonomi"-"para" çağında... "kelimelerin durduğu yer" veya "asıl şimdi söylenecek çok şey var!" düşüncesinde olan ülkeler, ekonomik güçlere tek tek fertlerden daha çok iş düşüyor her şeye rağmen... "dünyanın geri kalanı" ekonomiyi çok sarsamaz ise dahi en azından az biraz etkileyemez mi?!
Filistinli Çocuklara Birinci Şiir
Gökhan Akçiçek
Anneler,
Ninniler biriktirin
Çok çok ninniler.
Yerleştirin bir zarfın içine
Öpücüklerinizle pullayın;
Akdenize doğru
Uçan her kuşla,
Filistinli çocuklara yollayın.
------------------------
sonra Türkiye'nin ve Dünya'nın dil, din, ırk farketmeksizin her yerindeki ve yöresindeki bütün çocuklara...
çocuk hep çocuktur. her yerde çocuktur...
Cocuklari Yaslandiran Gun/ Gokhan Akcicek
Haydi ne duruyorsunuz
iki milyon cicek resmi cizin
Dunyanin butun duvarlarina iyi ki gulumsemisim
iki milyon sarki besteleyin
Sizi seviyoruz diye bagirin
Ve opun cocuklarinizi
iki milyon defa
Yetiyorsa omrunuz
Asik yuzlu gorunmek istemezdim
Savasta olen cocuklar albumunde
Son resmimde
--------------------------------
http://www.kizilay.org.tr/
http://www.kimseyokmu.org.tr/
http://www.denizfeneri.org.tr/icerik.asp?icerik=ANASAYFA
---------------------------------
soyut veya somut elden ne geliyorsa lütfen.
İstila kazanılmaz, bittiğine de sevinilmez
İsrail’in Lübnan işgalini başlattığı hafta Aksiyon Dergisi’nde bir dosya yayınlamıştım; ‘İsrail Lübnan’a girmedi, giremeyecek’ başlıklı.
Lübnanlı bir profesörün dilinden dökülen bu ifade, yirmi yıl süren bir önceki işgal döneminde Lübnan’ın bir ‘fikr’e dönüştüğü, İsrail Lübnan’daki her evi tek tek yıksa bile bu fikri yıkamayacağı gözlemine dayanıyordu. Bir ayı aşkın bir süredir korkusunun girmediği ev yok İsrail’in; pek az ev kaldı İsrail füzelerince dokunulmadık. Ama İsrail Lübnan fikrini yenemedi. Çünkü fikirler topla tüfekle bertaraf edilemezler.
Uluslararası hukuku biz yazmadık. Ama bize uyanını sırf elin kaleminden çıktı diye reddetmeyiz. Buna göre ancak kazanılabilecek olan çatışmalara savaş denilir. Yani savaş, sebeplerine ve unsurlarına göre değil, sonucuna göre tanımlanır; sonuç endekslidir. Tarafların hiçbirinin kazanamayacağı baştan belli olan çatışmalara savaş denilmez. Sadece intikam, garez, onur, töre duygularının tatmin edilmesi için girişilen çatışmalar savaş değildir. İstilayla savaşı ayıran dakik bir noktadır bu. Savaşı taraflardan biri kazanmak zorunda değildir. Ama kazanılabileceği öngörüsünün var olması zorunludur.
İsrail’in Lübnan işgalini başından beri bir istila olarak gördüm. Kazanılacak bir şey yoktu; tatmin edilecek duygular vardı. Her iki tarafın da duyguları tatmin olmuş, her iki taraf da, bu arada daha büyük oranda insanlık da kaybetmiştir. Dahası istila da henüz bitmiş değildir. Çünkü tatmini için yola çıkılmış olan duygular ‘yenilenebilir’ duygulardır.
Hizbullah’ın İsrail’i durdurduğu, bir zafer kazanıldığı, Nasrallah’ın yeni Selahaddin olduğu türünden yaklaşımlar da duygu tatmininden öte elle tutulur yanları olmayan yaklaşımlar. Hizbullah İsrail ordusunu inatla Beyrut’a çekmeye çalışmış, son yüzyılda hiçbir şehir gerillası mücadelesinin kazanılamadığını bilen İsrail kara harekatını büyük oranda kırsalla sınırlı tutmuş, Beyrut’u ise havadan ve denizden bombardıman ile tahrip etmeyi tercih etmiştir. Burada öngörülemeyecek hiçbir askeri deha yok. Hizbullah da İsrail’in büyük şehirlerini vurabildiğini, füzelerinin menzilini artırmış ve gerilla taktiklerini son beş yılda daha da geliştirmiş olduğunu gösteren salvolar yaptı. Burada da bir Selahaddin dehası göremiyoruz.
Kazanılan şeyler vardır. Hizbullah bütün dünyada anti-emperyalist söylemi ele geçirmiş, Lübnan halkı tarafından çok daha fazla sevilir hale gelmiştir. İsrail de ileride güneyde veya kuzeydoğuda girişebileceği bir askeri harekat sırasında kuzey sınırlarının çokuluslu bir güç tarafından korunmasını garantilemiştir. Fakat bunlar istilanın tabi sonuçları değillerdir. Bunlar tarafların istila sırasında takındıkları tavırların sonucudur.
İstila ve yıkımın kendisinden bir şey kazanılabilir mi?
Depremden bir şey kazanılabildiği gibi kazanılabilir. İstila sırasında biraz da karşı tarafa düşmanlık hissiyle kabaran yardım kampanyaları istila sonrasında birkaç katıyla devam ettirilebilirse, bizdeki uydurulmuş ve dayatılmış Arap düşmanlığı tarihe gömülebilirse, Araplardaki miras alınmış Türk düşmanlığı reddedilebilirse, Beyrut yeniden ve daha büyük bir ihtişamla kurularak İsrail’e ‘her yıktığınızda daha güzelini yapacağız’ mesajı verilebilirse, bu arada İsrail halkının içinde militarizme karşı duran ekipler tespit edilip barış taraftarlığı desteklenebilirse... İşte o zaman bir şeyler kazanılabilir istiladan. O zaman ‘zaferiniz kutlu olsun’ denilecek bir şeyler yapılmış demektir. O zaman Selahaddin ruhu yaşıyor demektir. Çünkü asıl zafer, savaşı kazanmak değil, ‘savaş’ı yenmek demektir.
Kerim Balcı
21.08.2006
---------------------
öyleyken böyleyse!?...
çok güzel bir şiir vardır. bilir misiniz?
coca cola
ne alaka?
haklı olabilirsin. Coca cola/ ne alaka konusunda. ama bir alaka olduğunu anladığında, pek hoş şeyler düşünmüyor insan.
judgement imperatives societies trucks balancing ktel ncdot dedicate ileus fixture ambition
lolikneri havaqatsu
Yorum Gönder